Tuz deposundan Taş Bina' ya -24- (Halil' in kaleminden Akkahve yılları)
13.9.2017 10:30:00


İlyas Halil' in Mersin dekoru eşliğindeki 'Hal ve Hayal' in birbirine karışan masalımsı öyküleri Akkahve' de dostlarıyla yarattıkları Theodor Katz ile sınırlı değil...

1993' te yayınlanan Kiralık Mabet kitabının ardından 1995' te basılan Sarhoş Çimenler' deki öykülerde de şiirsel Mersin' i bulmak mümkün.

Kendi tarifiyle 'Şekerin ve bezin vesikaya bağlı olduğu günler' de çocukluk arkadaşlarıyla yaşadıkları...

"Pul Kulübü" öyküsünde şöyle anlatacaktır karşılıksız çocukluk sevdalarıyla, haylazlıklarla dolu 'zor yılları':

"Bakkal Kokulu' nun önü park, arkası bizim sokak. Park yasemin ve hatmi dolu. Şaha kalkmış haziran güneşinin altında, çiçekler sulanınca, toprak kokusuna dönüştü; temiz haziran havasını doldurdu.

Ötede, ıssız bir cadde, vakit öğle üstü ve acele geçen bir fayton arabası. Sonra martıların seviştiği pırıl pırıl bir mavilik.

Yasemin kokularının ortasında, önü merdivenli, ak bir ev, bahçesinde hiç susmayan cırcır böcekleri, Mahallenin çocukları yaklaşan yazın coşkusu ile sarhoş. Yakında okullar kapanacak, çıraklık dönemi başlayacak. Tobiş Ahmet ütücü, Karabet kuyumcu, Orhan gümrükçü, Yusuf ise kaldırım mühendisi.

Haziran başında toplandık, yaza yapacaklarımızı tartışıyoruz. Futbol oynayacağız, yüzmeye gideceğiz. Tobiş o yaz aşık olmaya niyetli olduğunu anlattı. Bizim sokağın çocukları öteki mahallenin çocuklarından biraz daha düzenli. Çoğu eli para gören çıraklar. İyi futbol oynayanı az. Giritliler gibi, sabah ezanından yatsıya dek top peşinde koşan yok aramızda.

Yıl, İkinci Dünya Savaşı yılları. Mersin, zengin bir köşkün uykulu yaz bahçesi. Sabahları ağaçlar Ağustosböcekleri ile çığıl çığıl. Öğle üstleri limon yaprakları koyu güneş altında..

Silifke Caddesi, Kurtuluş Okulu'nda çatal yapar, Hadra Hamamı' ndan sağa yönelir, doğru denize! Deniz baharları kocasını henüz kaybetmiş azgın bir gelin. Yazları, yetmişlik dişsiz bir acuze.

İleride Çamlıbel' de ağustos sıcağında pencerede, filiz memeli bir İtalyan kızı, bastıbacak ağustos gibi, kenti kavurur.

Şekerin ve yerli bezin vesikaya bağlı olduğu günler.. Atalay, futbol maçlarında hakem. Boksör İlyas, laz şivesine aldırmadan herkesle dost. Fonda' ların evinin önünde İdman Yurdu lokali. Denize uzanan iskelesi. Köşede bakkal kaleci Hasan Balık. İleride pamuk depoları. Önünde Güneş Sineması. Yanık bir ses. "Başlıyor beyler, otuz altı kısım, tekmili birden. Baytekin Yeni Dünyalarda!"

Haylazlıktan kurtarır düşüncesiyle öğretmen Jabra, bizi pul toplamaya özendirdi. Puldan zengin olan da var, deyince koleksiyon işine dört elle sarıldık. Yeşil karpuz kokulu haziran boş geçti. (...)

(...)

Sıcaklar bastırınca işler ağırlaştı. Kentlilerin bir bölümü yaylalara taşındı. Kimsenin halasından, amcasından mektup gelmeyince pul işi tümden yattı. Tobiş Ahmet' in aşkı iyiden iyiye alevlendi. Pazar günleri ipek gömleği sırtına, bıçak keskin ütülü pantolonu bacağına geçirir, sevgilisinin penceresinin altında dolaşır dururdu. Bir akşam mahalleye çok coşkulu geldi. Yüzü kıpkırmızı idi. Kekeliyordu. "Ne oldu?" dedim. "adını öğrendim!" dedi. "Ulan kimin adını öğrendin?" "Neriman' ın adını öğrendim." "Salak" dedim. "Tabii ki, Neriman' ın adı Neriman olacak!" Ondan sonra Tobiş bir ay kadar benimle konuşmadı. (...)

(...)

Gazipaşa Okulu' ndaki dut ağaçlarının sararmaya yüz tutmuş yaprakları dağ rüzgarı ile hışırdıyordu. Kova devrilmişti. Yakında sular dökülecekti gökyüzünden. Dersler başlamadan bir gün önce, ana babalar okulun bahçesinde toplandılar. (...)

(...)"*

Yokluklar içinde geçen, umutsuzluklardan umutların filizlendiği o savaş günlerini anlamaya çalışırken aynı Halil; bu kez, emekliliğin yorgunluğunu çocukluk günlerine kanatlanarak atmaya çalışan bir başka figürle aynı havaya sürükler sizi...

" (...) Emekli olunca, o kocaman çember güneşli Nisan ağzı, pılıyı pırtıyı topladım, ver elini portakal çiçekleri. Vaktiyle bir delikanlıyı götüren uçak, ak sakallı bir ihtiyarı geri getirdi. Uçaktan indiğim an toprağa şaşkın bakakaldım. Ağaçlar yaşlanmış, güzelim güneş solmuş, taze peynir satın aldığım alanı komünistler bomba koyup havaya uçurmuşlar. Eski dükkanlar yitmiş, yerini eğri büğrü ucubeler almış.

Köşe başına sandık atmış yaşlı ayakkabı boyacısına sordum, "Neler oldu? Gümrük Alanı nerede?" Boyacı, "Ha burasidur" dedi. "Hay ocağın bata! Bu yıkıntının neresi Gümrük Alanı? Geçen ay bindiğim faytona ne oldu?" Boyacı, "Sen uyuyorsun babalık!" dedi. "Faytonlar kaldırılalı en az onbeş yıl oldu." "Peki şurada sıra sıra dükkanlar vardı. Ortada Lazlar' ın pastanesi. Bir hafta önce Gülseren' le pasta yemiştik orada. Hani Kayhanlar' ın Bakkaliyesi? Onun üstündeki Çarşı Karakolu nerede?" "Aydan mı düştün sen?" dedi boyacı. "O dediğin yerler yıkılalı yüz yıl oldu." "Dur hele!" dedim, "Gümrük Alanı denize bakardı. Her sabah denizin yüzeyi silme martıydı. Apak, cıvıl cıvıl.. İyod kokulu dalgalar nerede?" "Denizi doldurdular" dedi boyacı, "uyuz it ölüsü gibi kentin dışına sürdüler. Sen gerçekten uzaydan geldin galiba. Son yirmi yılda bu değişimler olurken nerelerdeydin?"

(...)

Gülseren' i bulmak umudu ile Eski Hal'e yürüdüm. Küçük bir çocuk coşkusu doldurdu içimi. Gelen geçen otomobillerin arasında çember çeviriyor, sevinçle koşuyordum.

Hal, sabahları taze nane, domates kokar, Doğu kanadı balık pazarı. Kapıda, Giritli Mahallesi' nden siyah giysili kadınlar yarenlik yaparlar. Öğleye Kerhane' nin kapısında, kebapçılardan kızarmış et kokuları yükselir. Halde çalışanların çoğu Karaduvar' lı balıkçılar. İçeride, bir bölümde Giritli kasaplar. Hal' in kapısında durdum, geleni geçeni izliyorum. Trenler dolusu insan akıp gidiyor. Elleri ceplerinde, boş, avare uçan kuşları gözlüyor çoğu. Bir tanış bulmaya olanak yok. İnsanların kılıkları değişmiş, dilleri başkalaşmış." (...)"**

Bırakıp gittiği Mersin' i, Gülseren' e aşık gencin vurgun yemişliğiyle Gümrük Meydanı ve çevresinde dillendiren Halil' in arayışı bununla da kalmaz.

"Leyla' yı arayan adam" yeniden Akkahve günlerine, o günlerin yaşamına, düş sokaklarına döner:

"Sinemanın önü kalabalık. İnce yağan yağmura yeni yanmış odun kokusu karışmış. Genç kızlar, şallı anneler, açık yakalı gömlekli delikanlılar sinemayı dolduruyorlar.

Daha o sabah, Akdeniz, yetenekli bir çocuğun elinden çıkmış naif bir resimdi. Alman İskelesi' nden Müftü Köprüsü'ne kadar sahil şeridi tümden kum ve çakıl. Arı mavi koy menekşe köpüklerine dönüştü gün batımında. Göz alabildiğince ak çiçekli, kızıl pencereli şirin evler dizili palmiyeli kıyı boyunda.

Sinemanın karşısı Akkahve, ak kemerli bir yapı. Dalgaların tam ucuna martı gibi oturmuş. Arkası deniz. Kahvenin içinde yağmur kokan bir serinlik akşam ağzı. Pencerelerden süzülen şu şeritleri sokaktaki yağmur sularına karışıyor.

Sinemanın önü düş çarşısı. Uzun El Greco yüzler ıslak. Kuru yemişçi Lazkiyeli Nedim, odun ateşinde fıstık kavuruyor. Pompalı gaz lambasının ışığında yağmur damlaları büyüdükçe büyüyor.

O akşam Leyla' ya zil zurna tutkun Ahmet nöbete girmiş. Sinemanın kapısında gelen gidenin içinde Leyla' yı gözlüyor. "Boşuna bekleme!" dedim. "Gelmedi o!" "İnanmam!" dedi. "Kokusu havada, buralarda bir yerde olmalı, yağmuru çok sever."

(...)"***

Sisler arasında kayıp giden Mersin' in o yasemin kokulu yıllarında gezinmeye devam edeceğiz...

* Pul Kulübü (Sarhoş Çimenler kitabı 1995)

** Renkli Kurdeleler (Sarhoş Çimenler kitabı 1995)

*** Leyla' yı arayan adam öyküsü (Sarhoş Çimenler kitabı 1995)


Yazan : Abdullah Ayan
  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter

Diğer Yazıları