KENTSEL GELİŞMEDE YENİ YAKLAŞIMLAR, YENİ KAVRAMLAR ve YENİ MODELLER-I-

Hızlı gelişme ve değişmeler yaşanıyor Son zamanlarda günümüzdeki kentsel gelişm ...

10.10.2018 16:14:00

Hızlı gelişme ve değişmeler yaşanıyor

Son zamanlarda günümüzdeki kentsel gelişmeleri ve vizyoner yaklaşımları ortaya koyan  birkaç toplantıya katıldım. Bilgilerin, kavramların ve kuramların hızla yenilendiği, yeni sandığımız unsurların da hızla eskidiği başdöndürücü gelişmelerin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. Kuşkusuz kentsel gelişmeler de bundan azade değildir.

 

Artık kır-kent ayırımı yok oluyor

Öncelikle kent ve kentsel gelişme dediğimiz zaman sadece fiziki bir yapılanmadan bahsetmediğimiz bilinmeli;  yanısıra beşeri ne varsa ondan da söz ediyoruz. Üstelik de artık kır-kent ayırımının giderek ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.Bir süre önce bu işin duayeni sayılan, benim de bu konuda yazdığım “GAP ve Sosyal Değişme” adlı kitabıma bir önsöz yazan sevgili hocamız İlhan Tekeli’yi Mersin’de ağırladık. İlhan Hoca nerdeyse artık “kentleşme” kavramının bile kullanılmasına ihtiyaç olmadığını  ileri sürerek biraz da kesin bir dille “kır-kent ayırımı ortadan kalktı” diyordu. Çünkü realitede karşılığı yok.  Bugünkü toplumsal yapıda faaliyetler, davranışlar, örgütlemeler ve tüketim kalıpları sanayi toplumunkinden çok farklı artık. Endüstri 4 çağındayız. Bilişim teknolojileri son sürat. Sorun şu ki “insan” burda nerde duruyor? Daha da önemlisi kent yoksullarına bu gelişmeler ne kadar değiyor?İrdeleyelim.

 

Kentin ne formu ne de sınırı belli artık

Artık kırda OSB’leri var, turizm bölgeleri kuruluyor, buna karşılık kentlerde hobi bahçelerinin ötesinde kentsel tarımdan bahsediliyor. Avrupada teras tarımı başlamış. Organik tarıma olan ilgi kenti de bu sürecin içine çekiyor. Birçok yerde bir kent nerde başlıyor nerde bitiyor belli değil. Bileşik bölgesel kent alanları gün gittikçe çoğalıyor ve artık kentlerin bir merkezi de yok, çok merkez var,  bu merkezler ulusal ve uluslararası ağlarla birbirine bağlanıyor.

 

Becerikli ama aynı zamanda ahlaklı/dürüst yöneticiler gerekli

Yani özcesi yeni kentin formu da sınırı da belli değil. Peki bu köy kent kavramsallığı artık işlevsizse bunun yerine hangi kavramları kullanacağız.Nasıl bakacağız daha da önemlisi nasıl yöneteceğiz. Önümüzde yerel seçimler var. Her yerinden kalkan aday oluyor. Oysa liyakat, ehliyet aranmalı. Aynı zamanda beceriklilikle beraber şeffaflık ve dürüstlük de. Çünkü ve maalesef ülkemizde sistem giderek tıkanıyor. Siyaset  daha da kirleniyor. Cesur olanlar dürüst değiller genellikle, dürüst olanlar da cesur. Ama bu kısır döngü bir yerinden kırılmalı. Kırmak zorundayız. Başka çaresi yok… O yüzden yeni yaklaşımlar, yeni anlayışlar ve yeni kavramlar lazım bize…

 

Yeni kavramsallaştırma nasıl olabilir?

Türkiye yerel yönetimlerde ikili bir sistemle yönetiliyor. Bütünşehirler ve ötekiler. Bütünşehir modelindesistemli yığılma bir sinerji yaratıyor, bir yığılma ekonomisi oluşuyor, yaratıcılığı içinde barındırıyor.  Ama aynı anda bir dağınıklık bir keşmekeşlik bir oturmamışlık da var. Mesela bir gecede köylerin yasayla kent yapılması gibi...Oysa sosyoloji yasaları dinlemez. Yasaları sosyolojiyi dikkate alarak yapmamız lazım. Freud'den bu
yana “En tartışmalı psikanalist" olarak anılan Fransız psikanalist ve psikiyatr Lacan “İnsan ancak bir topluluk içinde varolabilir ve topluluk içinde anlam üretebilir” diyor. Yani kenti anlarken insanı da aslında anlamaya çalışıyoruz, diğer bir deyişle “Söyle bana kentini söyleyeyim sana kim olduğunu.”

 

Sorunun sosyal boyutu ağır

Beylikdüzünde “Yerel Yönetimlerde Yeni Model Arayışları: Batı İstanbul Çalıştayı”ında tartışmıştık. Kentleri küresel, tarihsel, geleneksel, finansal, sosyal yönleriyle ele alabilir ve böyle tanımlayabiliriz. Sanayi kenti, turizm kenti, liman kenti, ticaret kenti, teknoloji kenti, maden kenti, erkek kent, dişi kent vs. gibi... Yada bunların bir kısmının senkronize geliştiği ve birarada yürüdüğü çok kimlikli kentler de olabilir. İşlevleri dolayısı ile dünya bağları nedeniyle küresel, bütün ülkeye hitabı nedeniyle ulusal, kendi değerlerini üretmesi ve koruması nedeniyle  yerel olabilirler. Yani yerelden küresele, küreselden yerele açılan kentler. Yenilikleri reddetmeyen ama kendi değerlerini de koruyan... İkisi bir arada olabilir mi? Pekâlâ olabilir. Mesela İstanbul biraz böyle… Mersin de böyle...

 

Her sorun yaşandığı yerde çözülebilir ancak

Türkiye’nin esas sorularının çözümünde kent yatar. İster demokratikleşme diyelim ister, birlikte yaşama diyelim, ister güvenlik diyelim bunların hepsi kentte başlayan ve kentte çözülmesi gereken sorunlardır. O yüzden makrodan gelmek yerine mikrodan giderek sorunları çözmenin daha pratik ve daha sonuç alıcı olacağı açıktır.  Üstelik Türkiye hızla kentleşiyor; büyükşehir yasası yaptığı yeni belirleme ve tarifle kentsel alanların sınırlarını iyice genişletmiş bulunuyor. Benim de üyesi bulunduğum Türkiye Şehircilik Şurasında Bakan nüfusun %88’nin kent sınırlarında yaşadığını söyledi. Fakat bu yasanın zoruyla söylenen rakam gerçeği yansıtmıyor. Çünkü bir gecede yasayla tüzel kişilikleri ortadan kaldırılarak kent alanına alınan köyler gerçekten kentleşti mi ve daha önemlisi orada yaşayan insanlar kentlileşti mi? Maalesef hayır. Hem de üzerinden yıllar geçmesine rağmen. O halde kendimizi kandırmayalım. Gündüz gerçeklere gözünü kapatan dünyayı sadece kendine gece yapar. Gerçek orada durmaya devam eder.

 

Nasıl yönetmeli?

Bir kent yönetiminin başarılı ve insani olması için üç boyutlu bir yönetim anlayışıyla yönetilmesi şart. Bunlar yaşanabilir olması, dinamik bir ekonomiye sahip olması ve insan haklarına saygılı hoşgörülü bir sosyal yapısının olmasıdır. Yaşanabilirlik, sokaklarından sağlık merkezlerine, hastanelerinden üniversitelerine kadar o kentin fiziki altyapısının yaşanabilir olması, standartların yüksek olması demektir. Dinamik bir ekonomiye sahip olması isekentte yaşıyanların  her alanda  katılımcılık temelinde bir şekilde birlikte olmalarını gerektirir. Bunun yanısıra, birlikte geleceği düşünmeleri, geçmişten ders alarak kenti geleceğe doğru yeniden yapılandırmaları gerekir. Hoşgörülü de olması, farklı kimliklerin o kentte yaşamalarını bir zenginlik olarak görmesidir.  Yönetenlerin ve kenttaşların tek bir kimliğe, tek bir yaşam tarzına, sadece tek bir kültüre değil, çok kültürün, çok kimliğin, farklılıkların bir arada olmasının o kente zenginlik getirdiğini düşünmeleri gerekir. Buna kentin kültürel kimliği diyebiliriz. Özellikle de belediyeler kentin kültürel kimliğine insani açıdan yaklaşmalı ve saygılı olmalıdır.

 

Göç külfet değil nimettir     

Buüç sacayağı birlikte olmazsa model ayakta duramaz, tökezler.  Örneğin Anadolu’da çok önemli kentler vardır, Kayseri gibi, Konya gibi. Bunlar belli alanlarda çok ciddi gelişmeler sağladı, markalaştılar. Buralarda sözgelimi ekonomik dinamizm çok gelişmiştir fakat birlikte yaşama kültürü azdır, farklılıklara olan hoşgörü azdır. Ozaman bir yan eksik demektir. Oysa modelin tam olması için, o kentin yaşanılabilir olması; ekonomik anlamda girişimcilik anlamında, vizyon temelinde yaratıcı olması ve aynı zamanda farklılıkları bir zenginlik olarak görmesi farklılıklardan bir değer yaratması gerekiyor. Hele hele göçün bir külfet olarak değil bir nimet olarak görülmesi lazım. Başarısız ve yeteneksiz belediye başkanları o yüzden göçle gelenlerden şikayet eder hatta dışlayıcı uygulamalar yaparlar. Oysa başarılı ve gerçek anlamda özerk demokratik ve katılımcı bir anlayışa sahip başkanlar bunu nimete çevirmesini bilenlerdir. Nitekim dünyanın en gelişmiş kentleri dinamizmlerini göçlerle oluşturmuşlardır.

***************************************************************


KENTSEL GELİŞMEDE YENİ YAKLAŞIMLAR, YENİ KAVRAMLAR ve YENİ MODELLER-II-

Prof. Dr. Ahmet Özer

Sosyolog ve Kent Bilimci

 

           

Belediyeler ve diğer aktörler/Birlikte yönetmek önemli

Belediyeler kentlerin ana aktörleridir hiç kuşkusuz. Fakat belediyeler dışında o kentlerde olan sanayiciler var, ticaret odaları var, yerel medya var, gençler var, kadın girişimciler var. Bu anlamda kent yönetiminin müzakereye ve katılıma açık olması gerekiyor. ODTÜ’den Şehir ve Bölge Plancısı Ayda Eraydın   “Kentin gelişme koalisyonu” diyor buna. Belediye başkanının kentin bu gelişme koalisyonu ile irtibat kurması, onlarla görüş alışverişinde bulunarak, danışma mekanizması içinde  kenti yönetmesi  çok önemlidir.  Tek başına yönetmek değil, ufak bir grupla yönetmek değil, kentin farklı katmanları ve grupları ile bir arada onları katarak onlarla müzakere yaparak yönetmesi çok önemlidir.

 

Çok kültürlü kentler           

Çoğu kentimiz inanç ve dinsel anlamda kozmopolit kentler. Tüketim mekanizmalarıyla, kültürel yaşamı ile barlarıyla, sinemalarıyla, festivalleri ile post modernler. Aynı zamanda görünüşleriyle tarihsel ve geleneği yaşatma bakımından geleneksel. Keyman’ın belirttiği gibi,  kent ileriye giderken aynı anda geride kalanları da unutmuyor, onları da yaşatıyor.  Dolayısyla bir çok büyük kent örneğin istanbul ya da Mersin hatta bir çok ilçe örneğin İstanbul’da Esenyurt bugün birçok kimliği bir arada yaşıyor. Hem küresel, hem post modern, hem tarihsel, hem geleneksel. Bu işin yönetirken dikkat etmemiz gereken bir yanı.

 

Yaratıcı ve akıllı kent

Öbür yanı da en az bunun kadar önemli. Bunlar son yıllarda gidrek daha çok kullanılan yaratıcı kent ve akıllı kent kavramlarıdır. Valencia gibi kentlerde, Dublin gibi kentlerde görülen yaratıcı kent, akıllı kent kavramları. Bu ne demek?  Teknolojiyi kullanarak  kentlerde  yaşayanların; kadınların, gençlerin, farklı kimliklerin yeteneklerini kullanarak kentleri yaratıcı bir hale getirmek, oradan hoşgörüyü yaratmak demek.  Örneğin, kültürel alanda, çevre ile ilişkilerde, inanç ve etnik ilişkilerde högörülü davranışlar yaratılıp geliştirilebilir. Gene bu akıllılık ve yaratıcılık enerji kullanımı da yaratılabilir, toplu taşımacılıkta kullanılabilir,  ekonomik girişimcilikte kullanılabilir. Burda önemli bir sorun var tabi: Sadece zengin bölgelerde değil yoksul alanları da bu teknoloji ile buluşturmak önemli.

 

Kent yoksulları unutulmamalı

Şimdi diyelim kentlerimiz küresel, bölgesel, ulusal ve yerel özellikleri taşıyor; kendisini akıllı ve yaratıcı kent olarak da donattı,  Avrupa Birliği sürecine odaklandı, oradaki belediyelerle iş birliği içine girdi, küresel sürece entegre olmaya çalıştı. Bütün bunlar olsa da yaratıcı kent kavramı hayata geçse de bir önemli eksik var bu noktada. O da kent yoksullarıdır. Kent yoksulları unutuluyor genellikle bu modellemelerde.  Çünkü çevre ile ilişkili alanlara yatırım yahut da teknolojiye yatırım yahut da kültüre, müzelere, sanat galerilerine kültürel yatırım yapmak biraz orta sınıf  ya da orta sınıf üstü bir şey. Yoksulları, dışlanmışları ihtiyacı olanları, yaşlıları çok fazla bu anlamda düşünen bir şey değil. En azından yaratıcı ve akıllı kent kavramının yoksulları, dışlanmışları, yaşlıları göz ardı etme gibi bir sorunu var. O yüzden de bence akıllı kent ve yaratıcı kent kavramı çok doğru olabilir, bahse konu eksiklik giderilirse. O da kentin ötekilerini de hesaba katmaktır.  Bunlar üzerine bir yönetim yaparken muhakkak sosyal adaletçi olmak durumundayız. Yani kentin hem sosyal olması, hem kapsayıcı olması, içerseyici olması, hem de adaletli olması, eşitlikle vicdan ve adaletli birleşmesi lazım. Bu da  bizi hoşgörülü, kapsayıcı ve  “erdemli kent” kavramına götürüyor. 

 

Kentlerin “3 T” förmülüne sahip olması

Yani teknolojiyi, yeteneği ve toleransı/höşgörüyü birlikte kullanmak. Bunu yaparken de insana odaklı olmak. Teknolojiyi, yeteneği ve toleransı bir araya getirenlerin muhakkak kenti insanlara heryönü ile açması gerekiyor. İnsanları ile birlikte sivil toplumları ile birlikte bu interaktif iletişim ve etkileşimi gerçekleştirmesi gerekiyor. Burada bütün bunlar olup biterken bir nokta eksik kalabilir. O da daha sonra üzerinde duracağımız kapsayıcılık meselesidir, yaratılan kent rantlarının, üretilen karma değerin tabana yayılması/yaydırılması meselesidir.

 

Kapsayıcı kent

Yanı kentteki hizmetlerin ve olnakların herkesi kapsaması meselesi. Kapsayıcı eğitim, kapsaycı işgücü, kapsayıcı çevre, kapsayıcı altyapı, kapsayıcı kamu hizmetleri, kapsayıcı konut ve barınma, kapsayıcı beslenme. Bunlar herkesi kapsamalı. Kentte üretilen rantı, katma değeri tabana yayan bu vesile ile herkesi kapsayan bir anlayışla hizmet edilmeli.  İşte bizim ihtiyacımız olan kent ve işte bizim ihtiyacımız olan İstanbul ihtiyacımız olan Adana, Diyarbakır, Mersin, Van vb...

 

Erdemli kent

Erdemli kent yaratıcı bir kenttir. Erdemli kent akıllı bir kenttir fakat erdemli kent aynı zamanda adil ve adaletli de bir kenttir, vicdanlı bir kenttir. Sadece varlıklı olanları, sadece dijital dünyaya sadece o aletlere sahip olanları değil, olmayanları da düşünür. Çünkü bazen akıllı kentler  neo liberal  kentler de olabilir, öyle bir riski var.  O halde 3 T, yani Teknoloji (Technology), Yetenek (Talent) ve Höşgörü (Tolerans) tek başına yeterli değil. Bunlar olmazsa olmaz ama yeterli değil. Bunlara sürdürülebilirliği ve kapsayıcılığı da eklememiz lazım.  Yani. Yanisi şu;

 

Varsıllar karşısında yoksulları da korumalıyız

Çünkü günümüzde dünyadaki sadece 85 zenginin geliri dünyanın nüfusunun %50’sinin gelirinden daha fazla. 85 ultra zengin 3,5 milyar insanın gelirinden daha çok  gelire sahip. Ve dünyanın bu yoksul yarısı günde sadece 2 (iki) dolarla geçinmek zorunda. Bunların yarısından çoğu günlük temiz içme suyu bile bulamıyor. Bir tarafta boğazına kadar dolmuş bir varsıllık, öte yandan bunun dizi dibinde açlıktan ölmek üzere yoksulluk. Son zamanlarda yaşadığımız ekonomik kriz Türkiye’yi de buna ağır biçimde dahil ediyor maalesef. Bu sadece siyasi ve ekonomik açıdan değil aynı zamnda insani ve vicdani açıdan da sürdürülebilir değil.  

 

Özgürlükçü yerel yönetim

İşte bu yüzden İstanbul’da, Adana’da Mersin’de, Diyarbakır’da ve diğer benzer kentlerimizde “kapsayıce erdemli kent” kavramı öneriyoruz. Doğrusu bu ultra kapitalizm çağında bunu yakalamak zor olsa da bir ütopya olarak önümüzde durmalı. Buna  “insani gelişmeye sahipliği” de eklemeliyiz. Yaratılan kent rantlarının, katma değerilerin hakça paylaşımını eklememiz lazım.  Olmazsa eksik kalır.  Bir şey daha var. Bütün bunlar olsa bile özgürlük olmazsa olmaz. Yani tam bir demokrasinin olması lazım. Çünkü demokrasinin olmadığı yerde katılım olmaz, katılımın olmadığı yerde bunları sağlayamayız..

 

Sürdürülebilirlik, yaşanabilirlik, hakaçalık gerekli

Habitat II Zirvesinde de üç kavram öne çıkmıştı. Sürdürülebilir, yaşanabilir ve hakçalık kavramlarıydı bunlar. Yani toprağı ve suyu gelecek kuşaklara yetecek biçimde kullanmalıyız. Çünkü “Bu dünya babalarımızdan miras aldığımız bir dünya değil çocuklarımızdan emanet aldığımız bir dünya.”  Öyle işler yapalım ki torunlarımız gelecekte bize teşekkür etsin. Yaşanabilirlik de önemli. Sadece  güvenlik açısından değil çevre açısından da. Evet bir risk toplumundayız ama çevreye açgözlü biçimde saldırıyoruz. Tahribatın boyutları çok büyük, böyle giderse gelecekte suni plastik yapraklara muhtaç kalabiliriz.  Kızılderili Şef ne demişti: “Son ağaç kesildiğinde, son ırmak kuruduğunda ve son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak ama o zaman iş işten geçmiş olacak.”  Hakçalığa gelince bu da aç gözlülüğü önlem almaya işaret ediyor. Çünkü birileri “hep bana rab bana” diyebiliyor. Oysa hepsini kendine aldığında açlık yoksulluk katmerlenir.  Aç insan kızgın insandır, birgün kapını çalabilir, onu sana yar etmeyebilir. Sadece endişeden dolayı değil, insani açıdan da yaratılan değerleri bölüşme konusunda duyarlılık göstermeliyiz. Maalesef kapitalizm büyümeyi seviyor ama bölüşmeyi asla. Bu noktada, sosyal adaletçi, sosyal demokrat anlayışa büyük ihtiyaç var. Yani mutlaka kapsayıcılık olacak.

 

Sonuç

O halde şöyle formüle edebiliriz sonucu: Günümüzün ideal kenti İNSANİ GELİŞMEYE SAHİP, ERDEMLİ, KAPSAYICI VE DAHA ÖZGÜR olmalı. 

 



 

 

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter