YENİ SİYASETİN PARAMETRELERİ

Referandum ile Türkiye’de yeni bir dönem başladı. Siyasal partilerin tümünün, özelli ...

7.6.2017 13:58:00

Referandum ile Türkiye’de yeni bir dönem başladı. Siyasal partilerin tümünün, özellikle CHP’nin, yürütme erkinin artık Cumhurbaşkanın yetki ve sorumluluğunda olduğunu ve tek başlarına yüzde 50+ 1 oyu alabilme potansiyelinin de olmadığını bilerek hareket etmeleri gerekli.  Üstelik yeni dönemde Cumhurbaşkanlığı artık sembolik bir pozisyon değil; geçmişte olduğu gibi adayın salt temsil etme becerisi, nitelikleri yeterli değil. Bu kişi Türkiye’yi yönetme sorumluluğunu alacak, hem de olağanüstü yetkilerle. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı adayının temsil niteliklerinin yanında Türkiye’yi yönetme iddiasının olması, siyaseti bilmesi, her kesimle diyaloğa girmesi, karşı bloktan oy alması gerekli.  Bu nedenle; var olan kimliklere dayalı, kutuplaşmadan oy alma çabasında olan siyaset anlayışının, tüm taraflarca acilen terk edilmesi ve yeni siyasetin talep ettiği  “ dönüşüm” sürecine girmeleri şart.

Referandum sürecinde, aynen seçimlerde gördüğümüz gibi yine karşıtlık temelinde tercihler yapıldı. “Evet” blokunun ana unsuru Ak Parti, daha doğru bir ifade ile Cumhurbaşkanı Erdoğan, stratejisini ağırlıklı olarak duygusal bir zemine oturttu ve mevcut parlamenter sistemin ülkenin gelişimine engel olduğunu söyleyerek, milletten  “Evet” oyu vererek “Türkiye’nin önünü açmasını ve Avrupa’ya haddini bildirmesini” istedi. “Hayır” bloku ise, ağırlıklı olarak savundukları parlamenter sisteminin üstünlüklerini anlatmaktan çok, başkanlık sistemine yönelik eleştiriler getirdiler. Omurgasını CHP’nin oluşturduğu ve çok farklı görüşlerin ilk kez bir araya geldiği “Hayır” bloku, başkanlık sisteminin yaratacağı potansiyel tehditlere işaret eden bir strateji izledi. Ağırlıklı olarak “Tek Adam” rejiminin yol açabileceği kaygı ve korkuları dile getirerek, seçmeni uyardı ve “Hayır” oyu vererek olası tehditleri durdurmasını istedi.

Çok açık biçimde görüldüğü gibi; her iki strateji de, başkanlık ve parlamenter sisteminin karşılaştırmalı analizine dayanmamaktadır. Halbuki küresel ölçekte sistem tartışmalarını incelediğimizde, 2000’li yıllardan bu yana her iki sistem ekonomik performansa yaptığı katkı temelinde tartışılmaktadır. Türkiye’de ise ne yazık ki çok gerekli bu tartışma süreçleri yaşanmadan seçmen kararını verdi, oyunu kullandı ve toplumsal uzlaşma metni olması gereken “anayasa” çok küçük bir farkla değiştirildi.

 

Referandumda bir kez daha gördük ki; seçmenin büyük bölümü aynen genel seçimlerdeki gibi,  partilerin ne söylediklerine, ne tartıştıklarına bakmaksızın oyunu önceden belirliyor. Demokrasinin kalitesi açısında olumsuz olan bu durum, her iki blok seçmeni için de büyük ölçüde geçerli. Ancak yüzde 10- 15 seçmenin bu tartışmalardan yararlandığını söyleyebiliriz. Ortada vahim bir tablo var; halkımız artık sadece siyasal alanda değil, yaşamın her alanında karşıtlık temelinde pozisyon alıyor; kimi, neyi, neden desteklediğini değil, kime, neye, neden karşı olduğunu dile getiriyor.  Kamuoyu Araştırmacısı Bekir Ağırdır çok çarpıcı bir tespit yapıyor; “ Markete girerken bile; dörtte birimizin kafasında, kendi kimliğine ve siyasi tercihine muhalif olduğu zannıyla boykot listeleri var”.  Türkiye’de demokrasi kutuplaşmanın kıskacında, seçmen büyük ölçüde konsolide olmuş, tercihler karşıtlık temelinde yapılıyor, bu nedenle de seçmen geçişleri yok denecek kadar az.

 

Ancak, ortada bir sorun var, bu süreçlerde herkes kendini ötekileştirdi. Türkiye bir an önce bu kutuplaşmadan çıkmalı ve onun yarattığı birbirini etiketlemeyi, ötekileştirmeyi, dışlamayı terk etmeli. Halkımızın çözülmesi gereken birçok sorunu var, bunlar her iki blokta yer alan insanların ortak sorunları. Siyasal partiler bu ihtiyaç sahiplerinin taleplerine kulak vermek, onların kaygılarını, korkularını, algılarını dikkate alarak yeni bir Türkiye tahayyülü ortaya koyma sorumluluğunu hissetmeliler. Yeni anayasa değişikliği de bunu zorunlu kıldığından,  bütün siyasal partilerin yeni siyasetin parametrelerini anlamaları ve bunu söylemlerine aktarmaları gerek. Tabii ki tek başına bu yeterli değil; siyasetin yeni bir dile ihtiyacı var, örselemeyen, çatışmayan, uzlaşmacı bir dile. Dahası, bütün bunları eski aktörlerle yapamazsınız, radikal dönüşüm süreci salt söylemi değil, siyasetin mevcut oyuncularını da kapsamalı. Yeni nesil siyasetçi profilini yaratmak zorundayız. Her iki blokta da nitelikli, bilgili, uzlaşmacı, önyargısız, herkesle barışık, insanımızla duygu bağı kurabilecek yeni insanlara ihtiyaç büyük.  İster merkez, isterse örgütler belirlesin mevcut sistemde aday belirlemede liyakat, nitelik değil, mensubiyet, aidiyet belirleyici ölçüt.  Bu yapıdan bu özelliklere sahip siyasetçi genel olarak çıkmaz, çıkamaz. Ancak, artık çıkmak zorunda, çünkü Türkiye’yi yönetmeniz en az yüzde 50+1 oy almanıza bağlı.  Bu nedenle; söylemine, diline sahip olamayan, insanların değerlerine hassasiyet göstermeyen, seçmenle duygu bağı kuramayan, söylemleriyle kamuoyunda haklı ya da haksız olumsuz algılar yaratan her iki bloktaki tüm seçilmişlerin artık yeni siyasette yer almamaları gerek.

 

Ak Parti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Genel Başkan olmasından sonra hızla durum değerlendirmesi yaparak, yeni ve dinamik örgütler kurma sürecine girdi, büyük değişimler beklentisi var. Ak Parti’nin taşıyıcı gücü lideri Erdoğan’ın, seçmenin önemli bölümü ile olan gönül bağına karşın bu süreci başlatması önemli. Ancak, İstanbul, Ankara başta olmak üzere büyük hizmetlerin götürüldüğü metropollerde oyların düşmesi, mega projelerle bile bu işin artık böyle gitmeyeceğini ve halkın taleplerinin üzerine eğilmeleri ve kitlelerle barışması gerektiğini gösterdi. Zaten, Ak Parti de seçmenin bu mesajını aldığı için kitlelerle daha geniş birlikteliğinin zeminini oluşturma gayreti içinde.

 

CHP, omurgasını oluştursa da “Hayır” oylarına güvenerek; var olan siyaset anlayışını mevcut aktörleriyle sürdürmemeli ve bir iddia ortaya koyabileceğini beklememeli. Kılıçdaroğlu’nun yılların CHP’sini radikal bir değişim sürecine sokarak, gerçek bir sosyal demokrat yapma çabaları ne yazık ki parti kamuoyundan bütüncül bir desteğe sahip değil. Zaten Genel Başkan Adayı olma çabasındakilere ya da parti içi muhalefeti temsil ettiği iddiası ile yola çıkanlara baktığımızda, söylemlerinin ne denli zaman aşımına uğramış olduğu ortada. Gerek vizyonu, kişilik özellikleri ve çalışkanlığı, gerekse rakiplerinin günümüz sosyolojisinden uzak söylemleri Kılıçdaroğlu’nu tartışmasız ve rakipsiz yapıyor. Ancak, seçmen Kılıçdaroğlu’nun özellikle referandum sürecinde sergilediği çabayı, kullandığı dili, alçak gönüllü uzlaşmacı kişiliği, takdirle karşılasa da, kendisiyle bir duygu bağı yok. Geçmişte Bülent Ecevit’in sahip olduğu duygusal ilişki ve inşa ettiği “umut” yok. Zaten o günden bu yana bir daha da yaratılamadı.  Seçim kazanmak için bu duygu bağını kurmak, umut inşa etmek zorundasınız.

 

CHP, Cumhurbaşkanı adayını “Hayır” blokunda yer alan tüm dinamikleri dinleyerek belirleyeceğini söylüyor. Ancak, Cumhurbaşkanı artık siyaset yapmak üzere seçilecek, dünyaya farklı pencerelerden bakan eklektik bir yapıya sahip  “Hayır” seçmeni bir aday üzerinde nasıl uzlaşacak? Kısacası onları çok zor bir süreç bekliyor. Karşınızda Erdoğan ve arkasında duygu bağıyla destek veren homojen büyük bir seçmen kitlesi var. Birden fazla adayın çıkması avantaj yaratabilir, ama aday olma koşullarına bakarsak bu pek mümkün görünmüyor. Cumhurbaşkanı adayının siyaset anlayışı, ulusal ve uluslararası siyasete bakışı, sosyal ve ekonomi politikaları, eğitim, sanat ve kültür anlayışı, kadına bakışı, çevreye duyarlılığı vs bütün bunları düşünmek zorundalar.  Referandumda “Hayır” blokunda yer alan seçmeni tatmin edecek, onlara demokratik toplum tahayyülünü aktarabilecek ve de karşılık bulabilecek bir aday bulmak zor, ama imkansız değil.

 

MHP ve HDP’yi ise, iki partili başkanlık sisteminde zor günler bekliyor. Sadece TBMM’ye girmeleri de yeni sistemde pek bir anlam ifade etmiyor. Yürütmede söz sahibi olmak için, Ak Parti ya da CHP ile işbirliği yapmak zorundalar, en azından seçmen bazında bu ittifakların olması da kaçınılmaz.

 

Yeni dönemde Türk, Kürt, alevi, sünni, laik, milliyetçi, muhafazakar, solcu, İslamcı, liberal demeden, hiçbir seçmeni dışlamadan tümüne seslenen bir siyaset gerekli. Kimliklere saygılı, refahı yaratırken, özgürlük ve demokrasi talebini gören, güvenlik ihtiyacına kulak veren, küresel dinamikleri dikkate alan, hukuka saygılı yeni bir siyaset ortaya çıkmalı. Yeni sanayi devrimi 4.0 hızla yayılırken, toplumsal dönüşüm projelerini yaşama geçirme iddiasını ortaya koyabilmeli. Gelişmiş bir ülke olabilmek için başta eğitim olmak üzere tüm yapısal reform projelerini topluma anlatmalı. Siyaset artık çatışmaya dayalı bir mücadele alanı olmaktan çıkmalı ve sağduyu ile yapılmalı, müzakereye dayanmalı. Yeni Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu yapılmalı, Meclis İç Tüzüğü değiştirilmeli, seçim barajı kaldırılmalı, dernekler, vakıflar ve sendikaların örgütlenme sorunları giderilmeli, medya ve iletişimin önündeki bütün engeller kalkmalı.

 

Siyasal partilerin güçlenmesinin yolu konuşmaktan çok halkımızı dinlemekten ve onu anlamaktan geçiyor. Bu ülkede yaşayan herkesin birbirine güvenme, sevme ve dayanışma içinde olma ihtiyacı var. Yeni siyaset bunu görebilmeli; kendisine oy vermese de, duyguları, düşünceleri, inançları farklı da olsa, halkımızın tümünü kucaklamalı, onu dinlemeli, onun sorunlarına eğilmeli ve ona umut vermeli. Bunları yapmayan bir siyasal partinin önümüzdeki seçimlerde başarılı olması, başarılı olsa da toplumsal barışı sağlaması zaten beklenmemeli.

 

Tuygan ÇALIKOĞLU

 

tuygan@hotmail.com  www.tuygancalikoglu.com.tr

 

 

Kaynak: http://t24.com.tr/yazarlar/gulcin-ozkan/baskanlik-rejimi-ve-ekonomi,16886 www.demokrasiicinbirlik.com

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter