Anasayfa / Güncel Haberler / Edebiyat, sanat akımları ve estetik bilimi

Edebiyat, sanat akımları ve estetik bilimi

Her hafta farklı konukları ile Mersin’in kültürün, sanatın ve edebiyatın nabzını tutan Başak Karatepe, bu hafta da gazeteci, yazar ve siyasetçi Mirza Turgut’u sayfasına taşıdı.

Turgut’un kitapları üzerine bir söyleyişi yapan Karatepe, siyasetle de ilgili düşüncelerini ve Turgut’un bilinmeyenlerini okuyucuları ile buluşturdu.

Bir SANAT Bir YAŞAM

Merhaba SANAT ve EDEBİYAT dostlarım. Bugün gazete köşemizin konuğu Kent Radyo yöneticisi ve Mersin’in birçok yerinde sanat ve sanat tarihi üzerine söyleşiler düzenleyen Mirza Turgut.

  1. KARATEPE: Hoşgeldiniz öncelikle gazetedeki köşemize. Okurlarımızın sizi tanıyabilmesi açısından bize kendinizden bahseder misiniz?  Mirza Turgut kimdir?

Mirza TURGUT: Yaklaşık 30 yıldır Mersin’de gazetecilik yapıyorum. Önce televizyon gazeteciliği ve programcılığı daha sonra da radyo… Bu arada da hem televizyon hem radyoda haber yazımından tutunda programlığına kadar birçok iş yaptım.

Şuan Kent Radyo yöneticisiyim. Bugüne kadar Kent Radyo ve Mirza Turgut olarak birçok tarihsel belgesel filmler yaptık. 5000’i geçen bir makale yazdım. Mersin’in sorunları, sanat, edebiyat ve Türkiye’nin sorunlarını ilgilendiren konuları ele aldım.

 B.KARATEPE: Sizin bir söyleşinize katılmıştım “Muhafazakar sanat olmaz. Muhafazakar sanatçı olur” Ondanda bize biraz bahsedebilir misiniz?

Mirza TURGUT: Muhafazakar sanat olmaz ama muhafazakar sanatçı olur diye bir tebliğim vardı. Ben bu tebliği 2013 yılında Mersin’de yapılan Türkiye 2. Estetik kongresine sundum ve kabul edildi. Sonra kalabalık bir insan grubuna bunu anlattım.

Sonra da kitapçıkta yer aldı. O zamanlar muhafazakar sanatın ilkelerini oluşturalım diye muhafazakar aydınlar bir tartışma başlatmıştı. Ben o tartışmaya şöyle katıldım. Böyle bir şey olmaz. Sanat ilerlemecidir, değişimcidir, yenilikçidir. Muhafaza etmez sanat. Böyle bir şey de yok zaten tarihsel süreçte. Belki 2 ayrı dönem için muhafazakar sanat denilecekse denilebilir diye yazmıştım.

Biri Antik Mısır sanatı, bir de 1500 ile 1800 yılları arasında çıkan klasisizm sanat akımı olarak belki bunlar muhafazakarlık bağlamında tartışılabilir ama genel olarak sanat akımlarının tümü ve sanatın kendisi değişimcidir ve yenilikçidir… Ama sanatçı kişi muhafazakar olabilir. Mesela Balzac çok kralcı bir adamdır. Fikir olarak Cumhuriyetçi falan değildir ama en güzel eserleri, kapitalizme yönelik…

Kapitalizmin insanı metalaştırdığı, bireycileştirdiği, aşağıladığı ahlak anlayışına, toplum anlayışına karşı en sert yazıları Balzac roman diliyle yazmıştır ama fikirsel olarak, siyasi kanalları açısından kralcılığı desteklemektedir. Buna rağmen Stendhal, Flaubert olsun Balzac’ın zamandaşıdır aynı dönemde yaşamışlardır. Bunlar ise fikir olarak Cumhuriyetçidirler.

Demokrasi ve Cumhuriyet savunusu yapmışlardır. Tolstoy’a baktığımızda muhteşem bir adamdır. Rus edebiyatının ve Dünya edebiyatının devidir. Bence bugüne kadar Tolstoy aşılmamıştır. Tolstoy’un yazdığı romanlara baktığınızda muhteşem birisidir. Başlangıçta ütopik sosyalist… Sosyalizm’e inanan birisidir.

Son zamanlarda Hristiyan övgüsüne gitmiştir. Hristiyanlığı öne almış sosyalizmden uzaklaşmıştır. Bu onun sanatçı kimliğini, kişiliğini etkilemez. Sanatsal yaratımıyla devdir o ama fikirsel olarak böyle değişimler gösterebilirler. Bunlar normal. Onu anlatmak için söylemiştim.

Ben 3 aya bir, 6 aya bir tarih, sanat, edebiyat söyleşileri yapıyorum. Birincisi biraz bencil olduğum için yapıyorum. Ben bu konuda zamanında çok büyük önemli araştırmalar yaptım.

Estetik tarihi, sanat tarihi, romanlar, Fransız edebiyatı, İngiliz edebiyatı, vs. bütün bu edebiyatları içmiş birisiyim. Ama konuşulmazsa, tartışılmazsa unutuyoruz.

Unutunca unutup gidiyorsunuz. Benim bencilliğim şurada unutmamak için bu tür toplantılar organize ediyorum ve kendim konferanslar veriyorum. Bazı konferanslarım Ticaret Odasında oldu. Bir kısmını İçel Sanat Kulübünde yaptık. Tabi bu arada insanlara bu konuda bir şeyler verebiliyorsam ne mutlu ki verdiğimi düşünüyorum.

Çünkü derin felsefi, sanatsal meseleleri ortalama bir kent, insan diliyle anlattığım için kendimi başarılı görüyorum ve o toplantılara gelenlerde sanıyorum hiç duymadıkları bir estetiği… Fransız edebiyatı gibi tartışmaları daha anlaşılır bir dille anlattığım için onlara iyi geldiğini düşünüyorum ama bu toplantıları daha çok kendim için yapıyorum. Yapmaya da devam edeceğim.

B.KARATEPE: İlk olarak sanata ne zaman ilgi duymaya… Sanat araştırmaları yapmaya ihtiyaç duyup, araştırmaya başladınız?

Mirza TURGUT: Arkadaşımın biriyle güzellik üzerine tartışmalar yaptık. Arkadaşım estetik ve felsefe üzerine benden çok daha ileride bir insandı. Ondan sonra benim kafamda yer etti ve bu konuda hızla bir araştırmaya daldım.

Daldığımda da gördüm ki Fransa ve İngiliz Edebiyatını, Shakespeare’i duymuştuk da bilmiyorduk. Bu sefer Fransa edebiyatının bütün dehalarının romanlarını okudum. Kendi kendime analizler yapmaya başladım. Bu arada işin teorik tartışmalarına katıldım. Sanat tarihiyle ilgili kitaplar okudum. Ben tarih seven biriyim.

Gördüm ki bu tür tarihsel, sanatsal süreçlere bakmanın yolu diyalektik bakış açısından geçiyor. Bu da şu demek bir olayı, sanat akımını ya da başka bir şeyi kendi tarihselliğinden alacaksınız o günkü çağdaşlarıyla karşılaştıracaksınız, çıkardığınız sentezle gelecekle ilgili bir kurgu yapacaksınız. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Bu düşünüş tarzı diyalektik düşünüş tarzı. Ben bu diyalektik üzerinden hareketle tarihi sanatla birleştirdim. Örneğin Osmanlı toplumunu, devlet yapısını incelediğimizde…

Osmanlının temel felsefi sistemi nedir? Müslümanlık üzerinden din bağlamında gitmiş. Dolayısıyla Osmanlı toplumundan çıkacak sanatçı ya da zanaatçı devletin, divanın, yönetimi oluşturan kesimin beğenisine uygun şiir yazmak, ona göre müzik bestelemek zorundadır. İşte biz buna Divan Sanatı diyoruz.

Anadolu’da yaşayan garibanlar, halk var… köylüler var. Köylülerin de kendilerine uygun sanatsal yaratımları, iddiaları var. Buna da halk edebiyatı diyoruz. Halk edebiyatı dediğimizde de masal, hikaye, efsane… Bunlar halk edebiyatının çok temel ürünleri. Bütün masallarda, hikayelerde halkın özlemleri, beklentileri, gelecek kurguları var. Gelecekle ilgili güzel şeyler düşünüyorlar ve bunu masalla anlatıyorlar.

Dolayısıyla masal bir mücadele aracıdır. Osmanlı egemenliğine karşı daha önce Selçuklu döneminde ya da daha önceki devletler döneminde sıradan vatandaşlar, sıradan halk hayallerinde yaşattıkları, oluşturdukları yeni dünyayla, masalla, hikayeyle padişaha, krallığa karşı mücadele etmişlerdir. Halk edebiyatı dediğimizde işin içine masal, hikaye girdiği gibi anonim türküler giriyor.

Anonim atasözleri giriyor. Halk edebiyatı sekülerdir, laiktir. Dünyayı değiştirme ve dönüştürme iddiasındadır. Çünkü yaşadığı şartlardan memnun değildir. Memnun olan sınıf iktidarda ki sınıf… statükocudur. Onlar korumak, muhafaza etmek istiyorlar. Halk edebiyatını oluşturan halk ise değiştirmek istiyor. Değiştirmek istedikleri için mecburen sekülerler.

Bu açıdan halk edebiyatını incelediğimde ve tarihsel süreçle karşılaştırdığımda… Tarihte, sanatta, edebiyatta iyi soru sormak önemlidir. Soruyu sorduğunuzda cevabını bulursunuz. Şu soruyu soruyorum mesela ben. Rönesans neden İtalya’da oldu?

Fransa vardı, vs. vardı. Oralarda olmadı da neden İtalya’da oldu diye sorduk. İtalya’da olduğunu nasıl anlatmamız lazım? Geriye gidip bakıyoruz zenginlik lazım her şeyden önce. Diğer devletlere göre daha zengin bir ortam, daha demokratik bir ortam lazım.

Demokratik ortamda dev sanatçılar ortaya çıkabilir. Çünkü Antik Yunan’a baktığımızda böyle olmuştur. Antik Yunan’da yani Eski Yunan’da bir demokratik ortam olmuştur. Bu demokratik ortamın içinde kölelerin dışında herkes düşünebiliyor, tartışabiliyor, felsefi tartışmalara katılabiliyor, bireysel yaratıcılıklarını kullanabiliyor ve muhteşem insan heykelleri, tiyatro salonları yapıyorlar.

Bunu yapanlar o dönemde yaşayan insanlar. Niye? Bir özgürlük ortamı vardı ve bu özgürlük ortamını bireysel yaratımlarla çok zenginleştirdiler. Dev sanatçılar ve sanat ortaya çıktı. Neden Atina’da oldu diye sorduk. Örneğin Mısır’da olmadı. Mezopotamya devletlerinde, Babil’de, Asur’da yoktu bunlar. Babil, Asur, Mısır çok eski uygarlıklar… Yunanistan’dan daha eski uygarlıklardan ve güçlü devletlere sahipti.

Piramidi yaptırıyor adam 2 milyon köleyi çalıştırıyor ama piramidin kimin yaptığını biz bilmiyoruz. Onun fiziksel olarak matematiğini, geometrisini yapan mühendisler var mutlaka ama bilmiyoruz kim olduğunu. Niye? Çünkü olamazdı. Orada herkes hizmet etmek zorundaydı. Kral aynı zamanda tanrıydı. Dolayısıyla bireysel isimlerimiz yoktu bizim. Bireyselliğimiz yoktu. Bizim görevimiz krala hizmet etmekti. Asur’da da, Babil’de de öyleydi. Fakat Yunanistan’da öyle değil. Bir demokratik ortam var. Bu demokratik ortamda herkesin tartışmalara katıldığı, bir takım politik tartışmaların yapıldığı ortamlar var.

Bu ortamda Yunan sanatı ortaya çıkarılmış. 1000 yıl gitmiş Roma döneminde bir şey yok. Roma geniş bir imparatorluk kurmuş ama insansal olarak, sanatsal, edebi hiçbir şey yok. Sonra Rönesans ortaya çıkmış İtalya’da. Katolik kilisesi de İtalya’da. Papa orada, Katolikler orada… Merkez orası. Peki nasıl oluyor da orada seküler bir anlayış, Rönesans anlayışı ortaya çıkıyor? O zaman tarihe başvuruyoruz. Ne oluyor? Haçlı seferleri düzenleniyor. Kim düzenliyor? Avrupa düzenliyor. Katolik kilisesi başta çağrı yapıyor. Fransa, Almanya, İngiltere krallarını falan topluyor.

Hadi gidelim Kudüs’ü alalım. Niye? Kudüs bizim için kutsal. Amaç açlık, sefalet var Ortaçağ Avrupa’sında ve millet gider savaşta ölür. Biraz insan sayısı azalır da biz rahat ederiz hesabındalar. İstanbul’dan geçerken Bizans’ı yağmalıyorlar, Anadolu’ya geliyorlar ya da denizden gidiyorlar. Haçlı seferleri 200 yıl sürüyor.

Bu sürede noluyor? İtalyan yelkenciler neyi kazanıyorlar? Bu bölgeleri Filistin’i, bizim bu Antakya’yı ele geçirdikleri için. Çin’den gelen İpek Yolu, Hindistan’dan gelen Baharat Yolu buralara geliyor develerle buradan gemilere yüklenip İtalya’ya gidiyor. İtalya’dan Avrupa’nın iç kısmına gidiyor. Dolayısıyla İtalya’da muhteşem bir ticaret zenginliği…

Yelkencilerin tüccarlaştığı bir dönem geliyor ve bu tüccarlar bayağı paralanıyorlar. Paralanınca da hava atmaya başlıyorlar krala ve kiliseye karşı. Kilise bunların önünü kesmeye çalışıyor. Floransa’da oturuyorlar. Floransa İtalya’nın en önemli yeridir. Bir araya geliyor bunlar krala ne istiyorsun bizden diyorlar. 100 lira. Sana 100 lirayı veriyoruz bize karışma. Kiliseye gidiyorlar. 200 lira. Al sana 200 lira biz kendi kendimizle yöneteceğiz diyorlar.

1300-1400 arası Venedik, Cenova, Floransa gibi İtalyan kentleri kendi bağımsızlıklarını elde etmişler, kendi kendilerine yaşıyorlar, ticaret yapıyorlar. İşte bu özgürlük ortamı dev sanatçıları ortaya çıkartıyor. Kimi çıkartıyor? İşte Rönesans sanatçılarını. Peki onların derdi ne? Onlar kiliseyle kavgaya girmişler. Kilise insanlara bu dünyada bizim dediğimizi yapacaksınız, ibadet edeceksiniz, güzellik öteki dünyada, bu dünyada bize itaat edeceksiniz diyor. Rönesans aydını bunu reddediyor, diyor ki sana neden itaat edelim kardeşim. Karşı çıkış yapacak.

Karşı çıkış yaparken de geriye doğru Roma dönemine bakıyor. Roma döneminde kendisine kök olacak kemik bir şey yok. Roma’dan önce ne vardı. Eski Yunan vardı. Eski Yunan’ı bir inceliyorlar. Aristo’su var, Platon’u var, Thales’i var, Epikür’ü var. Sophokles tiyatroyu kurmuş. Tiyatro salonları, güzel heykeller yapılmış, erkek ve kadın vücudu ideal bir şekilde yapılmış. Nerede? Yunanistan’da. Homeros diye bir adam var, Odesa’yı, İlyada’yı yazmış. Muhteşem Truva Savaşını anlatmış adam. Ve Rönesans aydını diyor ki biz Rönesans’ı başlattık. Rönesans’ın kelime anlamı yeniden yaratım, yenilik hareketi.

Dolayısıyla Rönesasn diyerek başlıyorlar. Biz yeniyi yaratacağız. Yani Antik Yunan’ı günümüze taşıyacağız. Fakat taşınamaz başka bir şey ortaya çıkıyor. Burada Rönesans aydını ve sanatçısı tümüyle kilisenin bağnazlığına karşı ideal kadın, erkek vücudu ve heykelin dışında resim gelişiyor orada. Sen ressamlık yapıyorsun şuralarda dolaşıyorsun, abi senin resmini yapıyım diyorsun, 10 lira para alıyorsun.

Floransa’da falan böyle dönenler oluyor, herkes ressam. Ama nasıl bir şey biliyor musun? Eve gidiyorsun 10 kişilik aileyi oturtuyorsun, resmini çiziyorsun, 10 lira para alıyorsun. Rönesans döneminde yapılmış her resimde doğayla insan birlikteliği var. Ya dışarıda ağaçların altında oturuyorlar onları resmetmiş, içerdeyse bile akşamsa pencere açık ay görünüyor. Gündüzse pencere açık güneşli hava var.

Yani Rönesans sanatçısı diyor ki… Doğayla insan iç içe ve insanla insanın güzelliği var. Bunları kiliseye karşı söylüyor. Kilise ne diyor? Her şey yasak, gülmeyi bile yasaklamış kilise. Ciddi hiyerarşik bir şey istemiş, sakın ha sakın gülmeyin eğlenmeyin bizim dediğimizi yapın. İbadet yapın, öteki dünyada çok güzel olacaksınız. Buna bir itirazı var Rönesans sanatçısının. Biz bu günü yaşayacağız, öteki

dünyada falan değil biz bu dünyada yaşayacağız diyor. Rönesans sanatçısı bunu nasıl ifade edecek? Bu dünyada yaşamın güzel olduğunu neyle anlatabilirim ben? Şiirle çok kolay değil, tiyatro o zaman çok gelişmemiş anlatamam, ama güzel olanı günümüzde yaşadığımız dünyasal ilişkileri resmetmem lazım…

Heykel ve resim. Rönesans sanatçısının derdini anlatabileceği en iyi sanat resim ve heykeldir. O nedenle muhteşem gelişmiştir İtalya’da. Leonardo da Vinci, Raphael gibi ünlü isimler böyle çıkmıştır. Ve geriye dönüp baktığımızda Rönesans nereden gelmiştir. Antik Yunan’ın 1000 yıl sonra değişik versiyonudur Rönesans. O Rönesans ki İspanya’da Cervantes’i, İtalya’da Shakespeare’i, Almanya’da çok sonra Goethe’yi çıkardı. Rönesans’ın etkisi bu. Cervantes İspanya’da muhteşem bir iş yaptı.

İlk roman kabul edilen Don Kişot’u yazdı. Don Kişot’ta biliyorsunuz feodalizme karşı bir mücadele var ama feodallar ölmekte çünkü ticaret gelişmekte… Yeni sınıf burjuvazi gelişmiş ticaret yapıyor, kentleri etkilemiş. Kentte artık burjuvazinin sözü geçiyor. Feodal beyler artık eskisi gibi havalı değil. Ölüyor feodalizm.

Cervantes bunu trajikomik bir şekilde anlatmış. Ata binmiş Don Kişot yanında Sanço Panço yel değirmenini düşman sanmış. Gidip bakmış ki düşman değil bu. Bunların ölüşünü anlatmış tarihsel olarak. Gelişen sınıf burjuvaziyi anlatmış.

Shakespeare ne yapmış İtalyan Rönesans’ın devidir ve aşılamayan bir adamdır. Muhteşem hümanist bir adamdır ve o hümanizmayı bağnaz İngiliz kültürüne karşı çok net olarak savunmuş cesur bir adamdır.

B.KARATEPE: Mersin’de sanatı değerlendirecek olursanız, nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Mirza TURGUT: Opera ve Baleyi hariç tutarsak… Mersin’de Opera ve Bale önemli bir yer tabi. Geriye ne kaldı? Tiyatro kaldı. Tiyatro Mersin’de şöyle ya da böyle başka sanatsal akımlara göre daha önde diyebiliriz. Tabi çok ideal bir tiyatrodan bahsetmiyorum ama Mersin’de tiyatro şu anda diğer sanat dallarına göre daha önde görünebilir.

Son günlerde bir film çevirme işi çıktı. Bir takım arkadaşlar geliyorlar Mersin’de film çevireceğiz falan diyorlar. Bu günlerde benim bildiğim 3 ayrı versiyon var film yapmak için Mersin’e gelen. Tiyatroda ise çok emek veren arkadaşlar var. Tamer Güven bunların başında geliyor ve hepimizin olduğu gibi o da kendini çok iyi ifade edebileceği bir konumda değil. Tamer gibi 3-5 arkadaşımız var kendilerini ifade edebilecekleri ortam hazırlansa Mersin’de muhteşem eserler çıkar diye düşünüyorum.

Mersin olarak tiyatro konusunda belli bir yetişmişliğimiz var. Bunun dışında edebiyatta çok başarılı değiliz diye düşünüyorum. Şair çok, şiire insanlar daha çok ilgi duyuyor ve birçok arkadaşımız şiir kitabı bastırdılar. Kalitesi iyi, kötü anlamında söylemiyorum ama bir kitap bastırmak, bunun için uğraşmak bile önemli bir şey çorak Mersin ortamında.

Diyelim biri şiir kitabı bastırdım diyorsa aferin sana dememiz lazım. Ben tiyatronun, Opera Bale’den sonra tabi onu ayrı yere koyuyoruz. Önemli bir aşama kaydettiğini ama çok daha ideal bir yere gidebileceğini, onun içinde birçok bağnazlıklar, engeller, duvarlar olduğunu görüyorum.

B.KARATEPE: Sizin için sanat ne anlam ifade ediyor?

Mirza TURGUT: Sanat, bir manevi süreçtir. İnsanların manevi dünyasına, duygularına hitap eden, kendi yaşamını daha insanileştiren, daha pozitif hale getiren ve haz veren bir olaydır sanat.

İnsanoğlu hayvani bir şekilde mağaralarda yaşarken, ne oldu da sanatsal yaratıma ihtiyaç duydu? Çünkü hayvansal bir şekilde mağaralarda yaşıyordu, mitolojiler üretiyordu, bilimsel bilgiye ihtiyacı vardı ama bilmiyordu. Dolayısıyla ben nereden geldim diye sordu. Felsefenin en önemli sorusunu sordu insanlar ve her kabile kendine uygun bir mit yarattı. Mitolojiler yarattı. Dolayısıyla efsaneleri yaratmış olması bir sanatsal üretimdir aslında. Her halk kendine uygun efsaneleri geliştirmiştir.

Bu efsanelerin içinde küçük küçük zerrecikler halinde bilimsel bilgiler vardı ama detaylı bilgi yoktu. Burada sanatsal yaratım, sanatsal üretime şunun için ihtiyaç duydu insanlar… Kabileler halinde yaşarken yavaş yavaş ev yapmaya başladılar. Bunların manevileşmesi, hayvansal insandan toplumsal insana geçmesi lazım.

Toplumsal insan, konuşan, tartışan, türkü, şarkı söyleyen, bu gibi şeyleri kurgulayan bir şey lazım… Bu da sanat. İnsanlar hayvani yaşamdan insani yaşama geçerken sanata ihtiyaç duydu. Türkü söyledi, ölene ağıt yaktı, destan yazdı, destanı götürdü ona okudu, ağlaştık, sevindik, güldük, eğlendik. Gırgır şamata, cingöz adamlar var, bizi güldürdüler.

Bütün bunlar sanatsal faaliyetler. Demek ki insanoğlu sanata toplumsallaşması, manevileşmesi için ihtiyaç duydu. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda. Orada birisi iyi saz çalıyor, doğuştan yetenekli… Hadi çal bakalım dinleyelim diyoruz. Rahatlıyoruz.

Demek ki insanoğlunun sanata ihtiyaç duymasının nedeni manevi dünyasını doldurması. Sanat insanın manevi dünyasını dolduruverir.

B.KARATEPE: Söyleşimizin geneline bakınca genel olarak söylediniz ama ben yinede sormak istiyorum. Sanatın iyileştirici gücüne inanıyor musunuz ve sanat neden iyileştirir?

Mirza TURGUT: Sanat insanı öyle güzel iyileştirir ki… İnsanın bütün hücrelerini, duygularını harekete geçirir. Bilgi verir ve büyük haz verir. Okuduğun romandan, izlediğin filmden haz alırsın. Gayet rahatsın, mutlusun, stresini atmışsın.

Ben film seyrettiysem sende seyretmediysen seyretmeni öneririm. Seyrettiysen tartışırım. İletişim kurmamızı, bir arada olmamızı sağlayabilir. Sanatın öyle bir gücü vardır ki bir hayal dünyasıdır. Hayalimizi genişletir. İmge gücü… Zaten sanatsal yaratım imgesel yaratımdır. İmgesel modellendirmedir. Siz kafanızda hayal gücünüzle modellendireceksiniz ve belki de onu sanatçıysanız değiştirerek yeniden bize sunacaksınız. Okuduğumuzda bir dinginlik, bir rahatlama hissettirir.

Sanat bizi acayip iyileştirir. Sanatın çok güçlü bir iyileştirici yönü vardır. Siyasetçiler sanatla ilgilenmediği, sanatla bir hikayeleri olmadığı için… Siyasetle sanat alanı sanki karşıtlıkmış gibi gelir. Sanatçılar siyasetçi olamaz, siyasetçilerde sanatla ilgisizdir. Halbuki ideal model nedir? İdeal model her ikisinin sentezidir. Siyasetçiler biraz edebiyat, sanatla ilgili olsa Türkiye’de. Bir film vizyona giriyor. Hangisi filme gidiyor? Gittiklerini falan ben hatırlamıyorum. Dolayısıyla sanatın iyileştirici gücünü biz biliyoruz, bizim de anlatmamız lazım topluma. Sanat İyileştirir.

B.KARATEPE: Son olarak gençlerimize kendilerini geliştirebilmeleri açısından neler yapmalarını önerirsiniz?

Mirza TURGUT: Başak’ı okumaları lazım her şeyden önce… Başak’ın gazetedeki röportajlarını, Kent Radyo’da ki programlarını… Zaten Kent Radyo’yu dinleyen insan sanata biraz ilgi duyan, duymasa bile bundan sonra duyacak olan bir kategoridir.

Çünkü bizim radyoda sanat ve edebiyat üzerine yıllardır programlar yapılır, tartışmalar olur. Tiyatro üzerine tartışmalar yapılır. Genç arkadaşlarımızı da bütün bu sanatsal, tiyatrosal etkinliklerde olmasını ben isterim.

Teknoloji geliştikçe bugün Amerikan film sektörü… Tabi onun gibi diğer film sektörleri de gelişiyor. Artık sinema tartışılmaz bir şekilde çok önde. Ama sinemayı da dijital toplumun ürünü olarak söyleyebiliriz son dönemde ki filmlerin tamamı robotlar, robotların mücadelesi falan. Robotlar ne kadar sanatsal olabilir, ne kadar insani olabilir, ne kadar insansal yaklaşımda bulunabilir, ne kadar insanlar içerisinde toplumsal bağlantıya girebilirler? Gelecekle ilgili filmlerin hemen hemen tamamında robotlar ülkeyi işgal ediyorlar.

Bu iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi herhangi bir eleştiride bulunmuyorum, nötrüm bu konuda. Bunun iyi bir şey olup olmadığını bilmiyorum sanat açısından. Bilmiyorum ama şunu söyleyebiliriz. Tamam… Onu da izlesin gençler ama Fransa edebiyatını okusunlar derim. Rus edebiyatını mutlaka okusunlar. Bizim edebiyatımızı… Bizim Türk edebiyatımızı özellikle. Mühim edebiyatçılar yetiştirdik biz. Dünyaca örnekleri olan Yaşar Kemal gibi insanlar yetişti.

Nazım’ı ayrı tutuyorum. Bir sürü insan yetiştirdik. Sanatçı, şair, edebiyatçı… Bunları okumamız lazım. Bunlar hangi dönemde bu romanları nasıl yazmış, İnce Memed hangi dönemde hangi tarihsel şartlarda yazılmış? Sabahattin Ali’nin hikayesini bilmeleri lazım. Dolayısıyla bizi tarihsel bir yolculuğa da götürür. İnce Memed’i okuduğunuz zaman 30’lu 40’lı yılların Türkiye’sinde neler olmuş olduğunu öğrenmiş olursunuz. Çok da güzel macera yaşar, çok da mutlu olur, zevk alırsınız.

Çok Okunan Haber

Bu teklif açık ve net baskı kanunu, sansür kanunudur.

Anasayfa Bu teklif açık ve net baskı kanunu, sansür kanunudur. CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir