Sosyal Demokrasinin Tarihsel Öyküsü

1. Önsöz yerine20. yüzyılın sonunda ortaya çıkan iki önemli gelişme, daha önce teoris ...

26.3.2011 16:53:00

1. Önsöz yerine

20. yüzyılın sonunda ortaya çıkan iki önemli gelişme, daha önce teorisi yapılarak kayıtlara geçirilmiş, toplumsal ilerleme paradigmalarını değiştirmiştir.

Birbirlerinden farklı gibi görünen gelişmenin birincisi, gelişen teknolojinin kapitalist toplumları evrimci temelde değiştirmesi ve sanayi ötesi toplum ya da bilgi toplumu kavramlarının ortaya çıkması; ikincisi, Sovyet modeli de denilen reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesini ifade ediyordu.

Her iki dünyasal-toplumsal gelişme, sosyal demokrasinin kimliği ve geleceği hakkında karamsar fikir ve teorilerin üretilmesine neden oldu.

Bu durum açıklanabilir, kabul edilebilir bir şeydi: Çünkü her iki süreç, sadece teorik-ideolojik düzlemde değil, toplumsal pratik yaşamda da sosyal demokratların kitabi bilgilerini, ezberini bozmuştu.

Sosyalizmin ezeli rakibi muhafazakâr ve liberal ideologların, “tarihin sonu geldi ve kapitalizm evrensel haklılığını gösterdi” demelerinin nedeni budur.

Durum gerçekten böyle miydi?

Reel sosyalizmin tarih dışı kalması, sosyal demokrasinin bitmiş olması anlamına mı geliyordu?

Bilindiği gibi reel sosyalizmle batılı sosyal demokrat partiler arasında derin ideolojik ayrılıklar, farklılar vardı.

Dolayısıyla reel sosyalizmin çökmesi, sosyal demokrat ideoloji ve teori için derin krizler oluşturmamalıydı.

Bu bağlamda, sosyal demokrasinin ideoloji krizi, reel sosyalizmin çökmesinden değil; çökmesine neden olan, kapitalist toplumları içerden değişime zorlayan, üretim biçimi ve üretim ilişkilerinin değişmiş olmasındandır.

Sovyet sisteminin henüz önemli aktör olarak tarih sahnesinde olduğu, örneğin 1980 ile 1990 yılları arasında, Fransa hariç, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde sosyal demokrasinin çok uzun yıllar iktidarda olamamasının nedeni de budur.

Aynı yıllarda, yeni muhafazakârlığın, başta İngiltere olmak üzere Almanya ve ABD’de yükselişe geçmesi de aynı nedenledir. İngiltere’de Thatcher, Almanya’da Kohl ve ABD’de Reagan dönemlerini hatırlayalım.
 
Ve bir şey daha… Yeşil hareketler başta olmak üzere, kadın ve çevre hareketlerinin ortaya çıkması da yine bu yıllara denk düşmüştür.

Bütün bunların nedeni, esnek üretim sistemi denilen, yeni türden bir ekonomik ilişki biçiminin ortaya çıkmasıdır.

Kol emeği yerine, beyin emeğinin kullanıldığı bu yeni modelin kavranması, anlam yüklenmesi çok uzun bir süreci aldı. Ve işte bu yıllar, Batılı sosyal demokrat partilerin derin ideolojik krizler yaşadığı yıllar oldu.

Yeşil partiler hızla yükselişe geçti ve sistemin önemli aktörleri oldular. Kadın ve feminist hareketlerle birlikte barış örgütleri de sosyal demokrasiden koptu.

Sosyal demokrat partiler, o güne kadar, piyasa ekonomisini benimsemişlerdi, ancak yine de önemli  rezervleri vardı.

Halbuki esnek üretim modeli yepyeni bir ilişki biçimiydi ve gerçekten serbest piyasa kurallarını, rekabetçi ilişkileri talep ediyordu.

Halbuki sosyal demokrat ezber, daha önce teorisi yapılan tekelci kapitalizm koşullarına göre oluşturulmuştu.

İşte sosyal demokrasiyi düşüncel-ideolojik krizlere iten, ekonomik-sosyal gelişme buradaydı ve reel sosyalizmin çok çeşitli nedenlerle çökmesi, kriz durumunu derinleştirdi.

O gün bugündür sol ve sosyal demokratlar, hem kapitalist toplumlardaki içsel değişim süreçlerini anlayamadılar hem de buna bağlı olarak, nasıl bir sosyal demokrat gelecek, konusunda iç tutarlılığı olan, yeni bir toplum projesini oluşturamadılar.

Ancak 1998 yılında İngiliz ve Alman sosyal demokrat partilerinin yenileşme arayışları sonunda, kapitalist değişimin ruhu, özü hakkında, yeni yeni konseptler geliştirilmeye başlandı ve yine o yıllarda, her iki ülkede sosyal demokratlar iktidara geldi.

Evrensel bağlamda, sol ve sosyal demokrat âlemin kafa karışıklığı halen devam ediyor.

Özellikle ülkemizde, yukarıdaki gibi dışsal nedenlerin sarsıcı etkileri ile, iç sorunların yol açtığı düşünsel tahribatlar örtüştüğü için, solun evrensel içeriği boşaltılmış, kaba milliyetçiliğin sınırlarında dolaşır hale gelmiş, getirilmiştir.
Halbuki sol, kendinden menkul ve sadece kendi amaçları açısından evrensel bir iddia ve idealdir.

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adaleti, sadece solcular adına değil, tüm insanlık için talep ettiğinden dolayı evrenseldir.

Bu bağlamda sol ve sosyal demokrasi, dar-kaba milliyetçilikleri, devletçi-militarist yaklaşımları reddeder. Ve tabii sol, modernitenin, laikliğin ürünüdür.

Solun ütopyası, gelecek tasarımları, modelleri vardır. Bu bile kendi başına toplumsal gelişme ve değişim sürecinde, önemli bir toplumsal-siyasal aktör olduğunu, olması gerektiğini gösterir.

İşte bu nedenledir ki solculuk, genel olarak ilericilik; sağcılık ise bazen muhafazakârlık, bazen gericilik olarak karşımıza çıkar.

Avrupa Birliği projesi, başından bu yana solun gelecek ütopyasının gerçekleşmesinden başka bir şey değildir.

Sosyal demokrasinin kurucusu Karl Marks, insan odaklı düşünce sistemini oluştururken, dinsel, etnik, sınıfsal nedenlerle birbirini boğazlayan Avrupa halkları ve devletlerinin bir araya gelerek, barış içinde bir arada yaşamasını ve savaşlara son vermesini istemiştir; kütüphaneleri dolduran kitaplarını, bütün bunları kayda geçmek için yazmıştır.

Çünkü solculuk, dinsel, etnik kavga ve savaşları reddettiği gibi, sömürüye ve her türlü toplumsal adaletsizliğe karşı demokratik, barışçı bir toplum modelini önerir ve savunur; Avrupa Birliği tam da bu bakımdan sosyal demokrasinin ideolojik-düşünsel ürünüdür.

Ne yazık ki sol, sosyal demokrat parti ve gruplar, henüz bu gerçeğin farkında değillerdir.

Solculuk adına savunulanlarla sağcılık adına savunulanların birbirine karışmasının nedeni budur.

Solculuk ve sosyal demokrasinin tarihsel öyküsünü bilmeden, günümüz ve gelecek hakkında sol siyasetler oluşturulamaz.

Bu araştırmada sosyal demokrasinin doğuşu, Kark Marks’ın bilimsel sosyalizm projesi; sosyal demokrasi ile komünist partilerin ayrılmalarının nedeni; reformculuk ve devrimcilik ayrımı; Leninizm ile sosyal demokrasinin ideolojik farklılaşması; reel sosyalizmin  çöküşünün nedenleri; bilimsel teknik devrimin oluşturduğu ve bilgi toplumu da denilen yeni toplumsal ilişkilerin ruhunu anlayan, yenileşen sosyal demokrasi; Türkiye’de sosyal demokrasinin öyküsü; Kemalizm ve sosyal demokrasi ilişkileri ve günümüzde sosyal demokrasinin durumunu ele alacağım..



2. Sosyal demokrasinin üç damarı

 
Laik ve seküler düşüncenin temelleri, Almanya’da başlayan protestanlık tarafından atılmasına rağmen, Calvinizm formatına bürünerek önce Fransız laikliğinin gelişmesinin temel itici gücü oldu ve Fransız aydınlanması böyle başladı.

Bu nedenle Alman aydınlanması hem geç kaldı, hem de Fransa’dan farklı bir seyir izledi.

Geç kalma durumu, meşhur, ilerici Alman romantizmi ile Alman aydınlanmasını bir ve aynı süreç olarak tarihe not ettirdi.

Ünlü Alman şair Goethe'nin kimliğinde somutlaşan süreç, Fransız aydınlanmasının tüm birikimlerini de alarak “Alman felsefesi”nin gelişmesinin kaynağı oldu.

Ludwing Feurbach ve Friedrich Hegel bu dönemde felsefe alanında tartışmasız isimler haline geldi.

Geç aydınlanma ve ilerici romantizm, insanoğlunun o güne kadar geliştirdiği felsefi sistemlerin, düşünüş tarzlarının, bilimsel temele oturmasına temel oldu.

Bu iki ünlü Alman felsefeci, maddeci tarih anlayışı ile tarihsel-toplumsal gelişmeleri açıklamaya çalışıyorlardı. Bu arada diyalektik düşünce tarzını da keşfetmişlerdi.

Eksiklik, tarihsel materyalizm ile diyalektik düşünce sisteminin birbirine eklemlenmesinin yapılamamış olmasıydı.

Karl Marks, Almanya’da bir avukatın oğlu olarak dünyaya geldi ve henüz lise çağlarında Alman romantizminin etkisiyle felsefeye merak sardı.

Hegelci felsefe, toplumların tarihsel öyküsünü anlamaya çalışırken, Darvinizm, insanın türeyişini, canlıların kökenini açıklıyordu. Biri toplum, diğeri doğabilimci iki ünlü bilim adamı, Marks’ın dünyayı açıklama ve değiştirme arayışının temel referans kaynakları oldu.

Alman felsefesi dünyayı açıklıyordu, ama değiştirme konusunda yetkin değildi.

İlk buharlı makinenin İngiltere'de bulunmasıyla birlikte sanayi devrimi orada başladı. Bir yandan sömürgelerin yağmalanması ile oluşan rantlar, diğer yandan sanayileşmenin getirdiği yeni toplumsal ilişkiler, İngiltere’yi tepeden tırnağa değiştirmişti.

David Ricardo ve Adam Smith gibi ünlü ekonomi bilimcilerinin İngiltere’de gelişmesinin nedeni budur.

Her iki ekonomist, kapitalist toplumsal modelin işleyiş tarzını, yasallığını keşfederek teorisini yaptılar. Artı değer, emek sömürüsü gibi Marksist retoriğin temel görüşlerini ilk defa bu bilim adamları dillendirdi.

Böylece ağır sömürü koşullarına dayalı barbar kapitalizm ekonomik işleyiş tarzına, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler şeklinde yüksek dereceden meşruiyet kazandırılıyordu.
 
Örneğin, patronun şu kadar işçiyi ağır koşullarda  sömürmesi ahlaksızlık değil, tersine, düzenin, sistemin meşru kabul ettiği, erdem olarak olumlandığı, olumlaması gerektiği gibi bir kültür kodu yaratılmıştı.

Karl Marks, aynı zamanda bir sanayicinin oğlu olan Friedrich Engels’le birlikte, sanayi toplumunu, insan insanın kurdudur şeklinde somutlaşan, ahlaksız sömürü tarzını, insanı insanlığından utandıran değerler sistemini dışa vurmak için çalışırlarken, bu ünlü İngiliz ekonomistlerinin görüşlerinden yararlandılar.

1789 Fransız burjuva devriminden sonra Fransa hiç durulmadı. Nedeni, devrim içinde devrim esprisiydi. Çünkü, devrimin, gerçekten özgürlük, adalet ve eşitlik getireceğine inanan aydınlar ve halk hayal kırıklığına uğrayınca, yeniden, yeni bir devrim talep etmeye başlamıştır. O günden sonra Fransa, devrim-karşı devrim ikileminde en az 100 yıl geçirmiştir.

Ki bu süre içinde Calviniz olarak somutlaşan Protestan ahlakının Fransız kapitalizminin gelişmesindeki rolü; bağnaz Katolikliğin, toplumsal gelişmeyi engellemek için, laiklik karşıtı eylemleri ile dinsel çatışmalar ve tabii sınıf temelindeki mücadeleler iç savaşın nedenleri oldu.

Daha 1789 yılında ortaya çıkan devrimin halkçı - Jakoben kanadı, sonraki yıllarda geniş işçi eylemleri olarak dışa vurmaya başlamıştır. Tam bu yıllarda çeşitli sosyalist hareketler, liderler adlarını duyurmaya başladılar.

Blankiciler, Prodoncular, Anarşistler, yani bilumum Marks öncesi ütopik sosyalistler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Fransa’da başlayıp hemen tüm Avrupa’ya yayılan, 1848 işçi devrimi, o ünlü sosyalist liderlerin eseridir.

Son olarak 1871 yılında ayaklanan Paris işçileri,  kenti 2.5 ay yönetmişlerdir.

Ünlü “Paris komünü” olarak tarih tutanaklarına geçen, önemli devrimci olay, Marks’ın kurgusunu yaptığı sosyal demokrat sosyalizm anlayışı için önemli tarihsel bir materyal olmuştur.

Görüldüğü gibi, birbirlerinden bağımsız farklı farklı ülkelerde  ortaya çıkan  gelişmeler, Marks ve Engels için altın değerinde üç temel saç ayağı olmuştur.

Yani; Alman felsefesi, Fransız sosyalizmi ve İngiliz ekonomi-politiği üzerine oturan  iki devrimci, bu üç gelişmeyi yerli yerine oturtarak, bilimsel sosyalizm ya da sosyal demokrasi denilen düşünce sistemi ve alternatif toplumsal modeli üretmişlerdir.  
 
Karşıt görüştekilerin sandığı gibi, Marks, işçilere kendi kafasından bir cennet vaat etmemiş; tersine toplumsal gelişmenin yasalarını keşfederek, geleceğin nasıl kurgulanacağını tarihe dayanarak ispat etmiştir. Üstelik bunu, insanlığın o güne kadar geliştirdiği tüm genel insansal değer ve düşünce sistemlerine sahip çıkarak, onları yeni düşünce sisteminin potasında eriterek yapmıştır.

Alman felsefecilerin ayrı ayrı olarak ele aldıkları tarihsel materyalizmle diyalektik düşünce sistemini birleştirmiş ve diyalektik ve tarihi materyalizm adında bütünlüklü bir sistem kurmuştur. Bu akıl yürütme ve düşünüş tarzı ile toplumların gelişme yasalarını anlamış ve çeşitli biçimlerde kavramlaştırmıştır.

Fransa’daki salt düzen karşıtlığına dayanan anarşist hareketleri eleştirmiştir. Örneğin Paris komünü sırasında devrim komitesi içinde sadece Marks’ın iki adamı vardı ve kararları anarşistler veriyordu.

Bu bilgileri vermemin nedeni, sosyalizm ve işçi hareketlerinin Marks’tan önce de var olduğunu anlatmak içindir.

Marks, Avrupa’nın tüm ülkelerinde yükselen düzen karşıtı işçi ve halk hareketlerine manevi düşünsel-moral-güç vermişti. Çünkü kapitalist toplumun işleyişi tarzını deşifre etmiş ve öte yandan felsefi-ideolojik-teorik olarak tüm burjuva teorisyenlerine üstünlük sağlamıştı. Önce Almanya’dan, sonra Fransa ve İngiltere’den sürülmesinin nedeni budur.

1870’li yıllar Avrupa’sında Marks ve Marksizm hemen tüm işçi ve sosyalist partilerin temel ideolojik argümanı haline gelmişti.

Ve bugünkü İngiliz işçi partisi, Fransız sosyalist partisi, Alman sosyal demokrat partisi en başta olmak üzere, hemen hepsi Marks’ın sosyalist toplum projesini parti programlarına yazmışlardı. Gotha ve Erfurt program tartışmaları bu dönemde oldu.

Ve bir şey daha: bugünkü sosyal demokrat partilerin hepsinin temel çıkış noktası Marks’ın sosyalizm düşüncesiyle birlikte maddeci felsefi anlayışıdır.

Dolayısıyla modern sosyal demokrasinin tarihsel arka planında Hegel felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız anarşist hareketlerinin derin izleri vardır.

Yine bir şey daha: Türk sosyal demokratlarının ancak parmakla gösterilebilecek kadarı bu derin tarih bilgisine sahiptir ve büyük bir çoğunluğu Marksizmle sosyal demokrasiyi ayrı tutar.

Bu konuda sonuç: Alman felsefesi, dünyayı açıklıyordu; ama değiştirme konusunda yetkin değildi.

Fransız sosyalist hareketi çok güçlüydü ancak hedefi ve gelecek konusunda sağlıklı düşünce sistemi yoktu. Ve İngiliz ekonomistleri, kapitalizmin işleyişini çok güzel açıklamışlardı.

Marksizm ya da sosyalizm, bu üç ana damarın üstüne oturdu ve önce anlama, açıklama, sonra düzeni devirme ve değiştirme. Ve tabii kurulacak olan yeni toplumsal modelin içeriği...


3.Reformculuk mu, devrimcilik mi? Ya da bölünme..

Marks, sadece kapitalist toplumun değil; aynı zamanda tarihin kabul ettiği tüm toplumsal mücadelelerin oluş biçimini, yani yasallığını bulgulamıştı. Bu temel saptama ve akıl yürütmenin vardığı yer; insanlığın barbar kapitalizme mecbur olmadığı ve mutlaka, insanın insanı sömürmediği yepyeni bir toplum modeline, yani sosyalizme geçileceği formatına dönüşmesiydi.

Burjuva düzeni, yani kapitalist toplum modeli, tarihin o aşamasında kaçınılmaz ise, sosyalizm de tarihin daha ileri aşamasında kaçınılmazdı. Burada temel soru şuydu: İyi de sosyalist topluma nasıl geçilecekti?

Mevcut devlet aygıtı ve burjuva ideolojisinin beslediği üst yapı kurumları buna izin vermeyeceğine göre, devrimci altüst oluş; yani devrimci şiddet kaçınılmaz mıydı?

Soruya verilecek yanıt, Marks sonrası sosyal demokrat ve sosyalist hareketin geleceğini şekillendirecekti...

20. yüzyılın başlarında Avrupa’da sosyal demokrat partiler çok önemli mevziler elde etmişlerdi. Hemen her ülkede parlamento grupları oluşturdular; kimi ülkelerde hükümetler kurup, koalisyonlarda yer aldılar. Bu yolla barbar kapitalizmin siyasi–kurumsal yapısını önemli oranda, demokratik hale getirdiler.

Toplumun diğer kesimleri ile sıkı bağlar kuran sendikalar, sosyal demokrat partilerin temel damarlarıydı. Sosyal demokrat ve işçi partileri arasındaki koordinasyonu 2. enternasyonal sağlıyordu.

Tam bu günlerde sosyalist kadınlar, kadın enternasyonalini de kurdular. Kısacası bu yıllarda Avrupa’nın her ülkesinde sosyalist, sosyal demokrat ve işçi partisi isimlerini taşıyan sosyal demokrat partileri, toplumsal gelişme ve ilerleme sürecinin önemli birer aktörü olarak rol oynamaya başlamışlardı.

Çarlık Rusyası Osmanlı İmparatorluğu’ndan en az 200 yıl önce Batılaşma paradigmasını gündeme getirmişti. Bu bağlamda Rusya’daki kapitalistleşme, Avrupa ve özellikle de Fransız-Alman etkisiyle hızlanmıştı. 1850 ve 1890’lı yıllarda, Rus anarşistleri ile birlikte köylü hareketleri, devrimci bir gelenek ve sınıf mücadelesi pratiği oluşturmuşlardı.

Ünlü Rus gerçekçi edebiyatçıların o ünlü eserleri, bu dönemdeki toplumsal kavgaların, sanatsal yaratım alanına taşınmasından başka bir şey değildi.

Gogol, Dostoyevski, Turgenyev, Çernişevkski ve Tolstoy’un Rus tarihinin, sadece bu aşamasında ortaya çıkmasının nedeni budur.

İşte Rus sosyalist hareketi bu zengin tarihi-sınıfsal deneyin üstüne oturmuştur. Lenin’in önderlik ettiği Rus sosyal demokrat işçi partisi, tıpkı Alman sosyal demokrat partisi gibi 2. enternasyonalin üyesiydi.

Ve dünyanın tüm sosyalistleri, uluslararası örgütleri olan 2. enternasyonal toplantılarında çeşitli konulara ilişkin tartışmalar yaparlardı.

Ve henüz bu yıllarda sosyal demokrat ve komünist ayrımı yoktu. Daha sonra komünist kampın lideri olacak olan Lenin’in kurduğu Rus partisinin adı da, Rus sosyal demokrat işçi partisiydi.

1910 yıllarından sonra sosyal demokrat âlemde derin fikir ayrılıkları başladı ve 2. enternasyonal toplantı tutanakları ve genelde sosyal demokrat edebiyatı, bu tartışmaları oluşturmuştur.
Tartışmanın nedeni, biraz önce gündeme getirdiğim soruda gizliydi. Yani, kapitalizmden sosyalizme nasıl geçilecekti?

İkincisi 20. yüzyılın başında kapitalist gelişme farklı bir evreye yönelmişti ve Marks bu sürece ilişkin herhangi bir ezbere dönüşen reçete bırakmamıştı.

Üçüncüsü, ikinci sorunun yanıtına bağlı olarak, ortaya çıkan 1. Dünya Savaşı koşullarında izlenecek sosyal demokrat politika ne olmalıydı?

Bu üç temel mesele, sosyalistlerin bölünmesi ve sosyal demokrat-komünist ayrımının ortaya çıkmasının  ana nedeni olmuştur.

Sonradan Leninizm olarak somutlaşan düşünce sistematiğine göre, sosyalizme barışçı, demokratik yollardan geçilemez. Çünkü mevcut devlet aygıtı ve onun baskı enstrümanları buna izin vermez. O nedenle,  sosyal demokratlar, devrimci bir altüst oluş sürecine hazırlık yapmalıdır.

Hedefi devrim olan siyasal mücadele için gerekli olan parti yapısı da devrimci savaşı yönetebilecek bir öncü, seçkin kadronun örgütü olmalıydı.
 
Dolayısıyla herkes parti üyesi olamazdı. Seçkin bir grubun liderliğinde toplumun tüm hücrelerine yayılacak olan devrim fikirlerine bir de iç ve dış konjonktürün oluşturduğu devrimci durum ortamı oluştuğu zaman devrim gerçekleşebilirdi.

Sosyal demokrat grubun öncülük ettiği yeni toplumsal modeli ayakta tutmanın temel yolu da devrimci şiddet uygulamaktan geçer. Devrimci şiddet uygulanması, sosyalizmin amaçlarına hizmet edeceği için meşrudur.

Esasen devrimciler, her şeyi halkın çıkarlarına göre yapmalarından dolayı zaten tarihsel olarak haklı ve  meşrudurlar; ya da başka bir deyişle, sosyalistler, meşruiyetlerini, tüm insanlığı kurtaracak olmalarından alıyorlardı. Bu nedenle, eski düzen yanlıları ve devrimci sosyalizm fikirlerini benimsemeyenlere karşı devrimci şiddet uygulanması da haklı ve meşrudur.

Evet, sonradan Leninizm adını alan ve 20. yüzyılda Marksizm'in yeni yorumu olarak tarif edilen, ideolojik yapı böyle kurgulandı.

Lenin ve yandaşları böyle diyordu; peki ya diğerlerinin iddiaları neydi?

Burada diğerleri derken daha çok dönemin Alman sosyal demokrat liderlerinden bahsettiğimi not etmek istiyorum.

Lenin, somut durumun somut tahlili söylemiyle kendi düşünce sistemini teorileştirirken, aynı akıl yürütmeyi, yani diyalektik metodu kullanan diğer sosyal demokratlarda değişen koşullara uygun Marks’ın geliştirilmesi ve yenileştirilmesi esprisini referans alıyorlardı.

Onlara göre durum şuydu: Evet, kapitalizm farklı bir aşamaya gelmişti. Artık serbest rekabet ortamı yerini tekelci kapitalizme bırakmıştı. Ancak, bu arada sosyal demokratların mücadelesi sonunda çok önemli demokratik mevziler elde edilmiş ve barbar kapitalizm biraz da olsa iğdiş edilerek, emekçi sınıfların rol oynayabileceği bir aşamaya getirilmişti.

Kanlı mücadeleler sonunda elde edilen mevzileri kullanarak, demokratik ve barışçı yollardan sosyalizme  geçilebilirdi.

Üstelik sosyalizm tüm insanlığa sömürüsüz, savaşsız bir dünya tasarısıydı; devrimci şiddet ve devrimci altüst oluş, sosyalizmin insancıl yönünü zehirleyip, onu şiddet sosu ile baskıcı bir rejim haline getirebilirdi.



 4. Komünist-sosyal demokrat ayrışması

20. yüzyılın başındaki yeni gelişmeler, örneğin emperyalizm aşaması, sosyal demokratlar arasındaki derin tartışmaların nedeni oldu.

Bütün sosyal demokratlar emperyalizm için, “Kapitalizmin daha üst ve ileri aşaması” tespitinde anlaşıyorlardı. Ancak, Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin can çekiştiği ve toplumsal ilerlemeyi engellediği bir son aşamayken; diğerleri, kapitalizm, emperyalizm aşamasında da gelişmeci, ilerlemeci karakterini sürdürüyor ve hatta daha ileri boyuta taşıyordu.

Emperyalizm geri ülkeleri sömürüyordu ama aynı zamanda toplumsal yapıyı dönüşüme uğratarak, ilerici bir rol de üstleniyordu.

Bernsteın, Kautski, Hilderfin gibi sosyal demokratlar, Lenin’le tartışmalarında, Rusya gibi geri bir ülkede sosyalizmi kurmanın imkânsız olduğu tezlerini de ileri sürüyorlar ve Lenin’in görüşlerini tarihin  doğal akışını zorlayıp, zor kullanmaya mecbur olup, aşırı iradecilik gösterisi olarak yorumluyorlardı.

Halbuki sosyalizm, toplumsallaşmanın belirli bir aşamasında kabul edilip, içe sindirebilecek değerler sistemiydi; paylaşım, dayanışma, yardımseverlik, halkseverlik gibi bilinç biçimlerinin özümsenmesi, sindirilmesi için hümanist genel insanlık kültürünün bilinmesi, hazmedilmesi gerekiyordu.

Çünkü sosyalist toplumsal yapıda, insanın insanı sömürmesi ayıp ve ahlaksızlık olacaktı. Toplumun tüm kesimlerinin, bu bilinç biçimi ve değerler sistemini kabul etmeye, benimsemeye hazır olması gerekiyordu.

Bu ise, Rönesans-aydınlanma, Fransız devrimi, laiklik gibi genel insansal değerler sistemini içine sindirmiş; gelenek haline getirilip, toplumsal bilinç ve zihin haritalarına yerleştirmiş olması anlamına geliyordu. İnsanoğlunun en ileri aşamasındaki toplum modelini, yine en ileri aşamaya gelmiş toplum kurabilir ve yaşatırdı. Bu ise, ikna olmayla, rıza göstermeyle ve bilerek, içe sindirmekle olacak bir şeydi. Çünkü, üretim araçları tümüyle toplumun malı olacaktı.

Dolayısıyla, özel mülkiyet taleplerinin törpülenip, uzun bir doyum noktasından sonra toplumun hazır olabileceği bir süreçti.

İnsanlık, nasıl ki Rönesans’tan Fransız devrimine 300 yıllık bir tarih yaşamışsa, sosyalist toplum da böylesine ince-uzun, zaman zaman sancılı, bir ileri iki geri adımla geçilebilecek bir toplum modeliydi.

Kısacası, mülkiyeti özel ellerden, kapitalistlerden alınıp, topluma mal etmek, bir anlık devrimle, devrimci süreçle halledilebilecek bir şey değil; tersine toplumun tüm kesimlerinin ve bu arada kapitalistlerin de bilinç düzeyinde bu gidişatı benimsiyor, en azından nötr olması ya da itirazını demokratik sistem içinde gösterme bilincine varmış olması gerekiyordu.

Bu nedenle, sosyalizm ancak ve ancak gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşebilir, ki bu da demokratik yol ve yöntemleri kullanarak, uzun evrimci bir yol haritasının hayata geçmesiyle olur.

Dolayısıyla, sosyalizme tümüyle barışçı, demokratik, meşru yollardan ve çok uzun bir süreçte geçilecektir. Sosyalistler meşruiyetlerini, ideolojilerinden değil, halktan almalıdırlar. Bunun da yolu, seçimlere katılmak ve iktidara gelirlerse, düzeni, emekçilerin lehine demokratik yollardan değiştirmektir.

Seçimleri kaybettikleri zaman da burjuva ve sağcı partilere iktidarı bırakacaklardır. Kısacası siyasal-fikri-düşünsel çoğulculukla birlikte mülkiyet çoğulculuğunu, daha o günlerde benimsemişlerdi.

Sosyal demokrasi o günden bu yana düzen içinde, demokratik yolları ve yöntemleri kullanarak, kapitalizmin insanileştirilmesi için çaba sarf etti.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan sosyal refah devleti modeli bu düşünce ve eylem stratejisinin ürünüydü.

Toplumdaki tüm emekçiler geleceklerini garanti altına almış ve burjuvazi de bu modeli benimsemek durumunda kalmıştı.

Böylece 20. yüzyılın başında Lenin’e karşı savunduğu demokratik sosyalizm tezi yavaş yavaş, demokratik yol ve yöntemlerle, evrimci-reformcu yoldan hayata geçmeye başlamıştı.

Peki ya Leninizm ne yaptı?

Lenin, sosyal demokratların bu görüşlerini, burjuvazi ile işbirliği yapmak olarak niteledi ve ünlü revizyonizm ve reformist suçlaması ile sosyal demokratları küçümseyerek, hedef aldı.
 
Ona göre, Rusya ve Rusya’nın denetimindeki diğer ülkelerin gelişme çizgisi, hiçbir biçimde Batıdaki gibi değildi. Batıda, Rönesans, Aydınlanma, daha sonra Fransız devrimi ve sanayi devrimi aşamalarından geçilerek kapitalistleşme sağlanmış. Fakat Rusya koşullarında bu süreç izlenemez. Henüz feodalizm ve göçebe ilişkileri yaşayan Rus toplumlarında, çelik çekirdek, komünist önderler sayesinde sosyalist toplum kurulabilir. Böylece kapitalizme geçilmeden ve kapitalist uluslaşma sağlanmadan sosyalizme geçilir ve sosyalist bir ulus yaratılır.

Evet, Lenin tarihin, toplumsal gelişmenin normal akışını, seçkinci bir grubun, ideolojiden alan meşruiyeti sayesinde değiştirip, göçebe toplumlarda, sosyalist topluma geçilebileceğini iddia ediyordu.

Bu iki temel görüş, aynı kökten gelen sosyal demokratların bölünmesini sağladı ve o günden sonra, demokratik sosyalizmi savunan sosyal demokrasi ile reel sosyalizmi savunan komünist partiler, net olarak ayrıştılar ve çok uzun süre birbirleriyle ilişki kurmadılar.

Nitekim Lenin, 1917’de Rusya’daki devrimden sonra, Rusya’ya bağlı çeşitli ülkelere komünist parti yönetimindeki Kızılordu ile Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Ukrayna gibi 15 devleti kendine bağlayarak sosyalist iktidarları kurdu  ve 1922 yılında da 15 Sovyet cumhuriyeti birleşerek, Sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği kuruldu.

Lenin ve Leninizm pratikte başarılıydı; çünkü diğer sosyal demokrat önderlerin olmaz dediği şeyi oldurtmuş ve üstelik ulusların kardeşliği temelinde 15 ulus ve bilmem ne kadar etnik kesimi, Sovyet sosyalist cumhuriyeti adı altında birleştirmeyi başarmıştı. Bu durum Leninizm'e dünyanın her köşesinde müthiş pirim yaptırdı.

Böylece 1918 yılında başlayan sosyalist-komünist ayrışma süreci 1922 yılında sonlandı ve aynı ana babadan doğma bu iki sosyalist akım, düşman kardeş haline geldiler.

Dünyanın her köşesinde, sosyal demokrat partilerden ayrılanlar komünist partileri kurdular.

Lenin, “sosyal demokrat ismi, burjuvaziyle uzlaşma ve satılmayı temsil ediyor. Bu isim kirlendi. O nedenle adımızı komünist olarak değiştiriyoruz,” dedi ve bugünkü İtalyan, Fransız komünist partiler böyle ortaya çıktı.

Aynı yıl, yani 1920’de Bakü’de TKP kuruldu.
Komünist partileri bir araya getiren 3 Enternasyonal’de aynı günlerde oluştu.

Sosyalist hareketin çekim merkezi Rusya ve Leninizm olmuştu. Bu yıllarda, sosyal demokrat partiler itibar kaybetti, gözden düştü.

Fakat bununla kalmadı. Lenin 1922 yılında felç geçirdiği için fiilen devre dışı kaldı ve parti genel sekreterlik mücadelesinde Stalin’i önermemesine ve istememesine rağmen, Stalin çeşitli yolları kullanarak,  partinin bir numaralı adamı oldu.

Bu tarihten itibaren dünya sosyalist hareketi bu kez de Stalinist tekelcilik ve Stalinci barbarlığa tanık oldu ve belki de Kruşçev'e kadar dünya solunun tüm renkleri, en ölü ve hatta en karanlık günlerini yaşadı.

Stalin içeride Sovyetler Birliği komünist partisinin politik bürosu içindeki rakiplerini emperyalizmin ajanlığıyla suçlayarak, tek tek tasfiye etmeye başladı.

Devrimin en ünlü liderleri olan Radek, Rikov, Kamenev, Zinovyev, Troçki, Buharin, 1937’lere kadar teker teker çeşitli yollarla öldürüldüler.

Rikov trafik kazası süsü verilerek öldürüldü ve cenaze töreninde Stalin “katiller bulunacak” dedi.  

Çok sonra Rikov’u bizzat Stalin’in öldürttüğü ortaya çıktı. Troçki ülkeden sürüldü; ancak komünist partiler arasında popüler olunca, 1937 yılında, Meksika’da sürgündeyken koruması tarafından kafası ezilerek öldürüldü.

Ve Bolşevik devriminin en insani yüzü ve Stalinist barbarlığa en sert karşı çıkan ünlü Buharin asıldı. İçerideki Stalin terörü, dışarıda da devam etti. 3. Enternasyonal, tüm sosyal demokrat partileri burjuvazinin ajan partisi ve sosyal faşist olarak niteledi.

1922 ile 1934 yılları arasında dünyanın her yerindeki komünist partiler, sosyal demokratları sosyal faşist gördü ve onlara karşı yeri geldi devrimci şiddet uyguladı.
 



5. Türkiye’de sosyal demokrasi

Avrupa sosyal demokratları, Stalinist uygulamaları, Marks’ı referans göstererek eleştiriyorlardı.

Onlara göre, Stalinizm, Marksizm ve sosyalizmin insancıl özünü yok edip, barbarlaştırmış ve topluma korku salmıştı.

Bu nedenle Stalinist sosyalizm ile kendi demokratik sosyalizm ayrımını, her yerde ve yüksek sesle söylemek gereğini duyuyorlardı.

Önceleri, kabul edilebilir düzeyde ideolojik olan ayrışma, daha sonra kabul edilmesi mümkün olmayan düşmanlığa dönüşmüştü.
 
Solun böylesine düşman kampa bölünmesi, Avrupa’nın tüm ülkelerinde militarizm ve faşizmlerin yükselmesine zemin hazırladı.
 
1922-26 yıllarında İtalya’da Mussolini faşizmi, 1933’te Almanya’da Hitler faşizminin iktidara gelmesi, ardından ispanya ve Fransa’daki faşist darbeler, komünist ve sosyal demokratların akıllarını başlarına getirdi ve faşizmlere karşı ortak demokratik halk cepheleri kurdular. Yani ünlü “faşizme karşı omuz omuza” sloganı bu dönemde gündeme geldi.

Bu yeni anlayışın sağladığı sinerjik ortam, Fransa’da faşist kalkışmayı önlemiş ve İspanya’da, üç yıl boyunca, aynı safta demokrasi savaşının yürütülmesinin ortamını hazırlamıştı.

2. Dünya Savaşı sonrası soğuk savaşa ait yeni bir  dünya düzeni kuruldu. Sovyetler’in devletçi sosyalist modeli, nüfus alanlarını genişletmişti. ABD de kapitalist ülkelerin liderliğini üstlenmiş ve bütün alanlarda soğuk bir mücadele dönemine girilmişti.

Soğuk savaşın keskin rekabet ortamında, sosyal demokrasi, iki kampın dışında, üçüncü bir yol ve modeli hayata geçirmek için çok çaba sarf etti. Sonunda sosyal devlet, sosyal refah modeli gibi özgün deneyler ortaya çıktı.

İskandinav modeli ve sosyal devlet bu günlerde tarihsel kayıtlara geçti. 1960 yılında Avrupa sosyal demokrasisinin en ünlü lideri, 17 yaşında, Hitler faşizmine karşı sosyal demokrat direniş için yurtdışına kaçarak, direniş hattını örgütleyen kişi Willy Brandt’tan başkası değildi.

1960 ve 70’li yıllardaki sosyal demokrat başarıların tümü Willy Brandt’ın dolaylı ya da doğrudan etkisiyle olmuştur. İskandinav modeli de Brandt’tan etkilenmişti. CHP’nin sosyal demokrasiye evrimleşmeye başladığı yıllarda da Brandt, dünyanın en saygın sosyalistiydi ve Ecevit’le çok iyi dostluk kurmuştu.

1989 yılına gelindiğinde, sosyal demokrasi, yüzyılın başında gündeme getirdiği tüm iddialarında haklı çıktı ve Sovyet modeli için öngördükleri, tıpatıp gerçekleşmişti.

Ve Sovyet halkları yeniden, uluslaşma ile birlikte dindarlaşma sürecini yaşamaya başladı. Yani zorla ileri alınmış olan tarih, yeniden normal mecrasına geri döndü.

Komünist seçkinlerin öncülük ettiği, tarihin akışı değiştirilerek, baskı ile oluşturulan devlet sosyalizm ve halkların birliği tarihin o aşamasında iflas etmiştir.

Tarihin diyalektik çelişkisi ki, Leninizm'in sosyalizm modelinin iflas ettiği yıllarda, sosyal demokrasinin demokratik, barışçı, evrimci birlik modeli olan, Avrupa Birliği kuruluşunun en ileri aşamasına gelmişti.

Sosyal demokrasi, evrensel iddiası açısından, Avrupa’nın dinsel, etnik, sınıfsal temeldeki savaş ve çatışmalarının sona ermesinin zamanının geldiği düşüncesini, insani temelde kurgulanan "Değerler Avrupası" idealini, sağcı ve liberal partilere de benimsetmişti.

Ekonomik ve siyasi kriterler etrafında bir araya gelen Avrupa ülkeleri, Marks’ın ütopyası olan Avrupa birleşik devletlerinin kurulmasından başka bir şey değildi.

Türkiye Cumhuriyeti, kurtuluştan sonra, devrimci tarzda kuruluş sürecini yaşadı. Yeni değerler, yeni insan ve yeni toplumun yaratılması, tıpkı Rus sosyalist devrimi gibi yukarıdan aşağıya oldu.

Her devrimin amacı, kendi akıl yürütmesi ve düşünce sistematiğine uygun toplumsal yapının inşasıdır.

Bu bakımdan Cumhuriyet’in tüm kurumları CHP'nin eseridir. Dolayısıyla CHP’nin ideolojik-düşünsel kökleri, Kemalistlerin nasıl bir Türkiye ve toplum-devlet anlayışında gizlenmişti.

Evet, CHP devleti kurmuş ve toplumu da kendi modeline uygun hale getirmek için, arka arkaya devrimleri gündeme getirmiştir.

Her devrimde olduğu gibi Cumhuriyet devrimine de çeşitli kesimlerin itirazları olmuştur.
 
1925’teki Şeyh Sait İsyanı hem Kürt hem de irtica tehlikesi olarak görülmüştü. Ardından 1930’daki serbest fırka deneyi sırasında da benzeri tehlike kodlamaları yapıldı.

1950’de Demokrat Parti’nin iktidar olması, CHP  tekelini yıktı ve CHP muhalefete geçti.

CHP, toprak ağası ve bürokratik elitlerden olaşan, kurucu iktidar merkeziydi. Ancak, DP ile birlikte iktidar merkezi, yeni yeni gelişen burjuva sınıfı ve toprak ağalarının bir kesiminden oluşan yeni sınıfın eline geçti.

Aradaki 27 Mayıs darbesi süreci bir müddet kesintiye uğramasına rağmen, aynı ittifak daha sonra, Adalet Partisi ile yeniden merkezi ele geçirdi.

CHP, kendi eliyle kurduğu devlette merkez olma gücünü kaybettiği yıllarda, Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfının geliştiği büyük kentlerde önemli bir aktör olarak siyaset sahnesinde yerini almıştı.

Tam da o günlerde CHP’ye yeni bir yörünge, yeni zemin gerekiyordu. İsmet İnönü’nün “ortanın solundayız” söylemi ile, CHP sola ve çevreye doğru evrimleşmeye başladı.

İnönü’nün başlattığı ve henüz ne olduğu bilinmeyen  ortanın solu çizgisi, 1972 yılında Ecevit’in genel başkan olmasıyla birlikte, sosyal demokrasi olarak somutlaştı.

Evet, devleti kuran, devrimleri gerçekleştiren devrimci CHP, uzun uzun bahsettiğim sosyal demokrasi tarihinin farkında olmadan, tarih bilincine varmadan, sosyal demokrasiye evrimleşmeye başladı.



6. Sosyal demokratlaşmaya Ecevit katkısı

1950-1970 arası, Türkiye’nin iyi kötü sanayileştiği  yıllardı. Sanayileşme süreci geleneksel toplumsal yapıyı çözmüş, yeni yeni sınıflar ve çeşitli halk katmanlarını ortaya çıkarmıştı. Büyük kentlerdeki gecekondu ve kenar mahallelerin bu dönemde oluşmasının nedeni budur.

Aynı yıllarda Ecevit liderliğindeki CHP, sermaye ve büyük toprak sahiplerinden oluşan iktidar bloğuna karşı, halka, çevreye yöneldi. Sosyal demokrat retorik ve ideoloji bu günlerde popüler olmaya başladı.

Dolayısıyla Ecevit’li yıllar CHP, tarihsel kayıtlara,  devlet partisi kimliğinden uzaklaşıp, gerçek bir sosyal demokrat kimliğe kavuşma biçiminde işlendi.

Ne ezen ne ezilen, halkça bir düzen sloganı, hızlı kapitalistleşme sürecinden zarar gören tüm toplum kesimlerini ortak bir potada eriten, muhalif, düzen karşıtı bir söylemdi. Ve bu nedenle toplumsal muhalefetin tüm unsurlarını içinde barındırıyordu.

Soğuk savaşın çatışmalı günlerinde hem Amerika, hem de içerideki büyük sermaye CHP’nin sosyal demokrasiye evrilen program ve iddialarına karşı hazımsızdı.. O günlerde CHP iktidarına karşı çok çeşitli provokasyonların yapılmasının nedeni buydu.

12 Eylül darbesi CHP’nin sosyal demokrasiye evrimleşme sürecini kesintiye uğrattı.

Başka ülkelerdeki sosyal demokrat partiler, askeri darbelere karşı, sivil-demokratik direniş hattını örgütler ve darbelere karşı mücadele ederken; Türk sosyal demokratları önce sustular. İlerleyen dönemlerde, bir biçimde askeri yönetimin kurumlarını benimsemeye başladılar.

Burada Ecevit’in 12 Eylül yönetimine yönelik tavrını ve mücadelesini ayrı tutmak gerekiyor. Ecevit, parti genel başkanlığından istifa ederek belki tarihi bir hata yaptı, ama tek başına da olsa askeri yönetime karşı direndi.

Ecevit’in direnişi genelde bir CHP direnişine dönüşmüş olsaydı, hem Türkiye, hem de sosyal demokratlar, şu anda bulundukları yerden çok farklı olurdu.

Askeri yönetime karşı sosyal demokrat çizgide bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi veremeyen sosyal demokrat kadroların bir kısmı Halkçı Parti ve çoğunluğu SODEP’te örgütlendiler.

Bir yandan Ecevit’in, yeni bir sol yorumu ve ayrı örgütlenme arayışı, diğer yandan askeri yönetimin, sadece Halkçı Parti’ye izin verip, SODEP’i dışlaması gibi  süreçler, sosyal demokrat gelişmeyi önemli ölçüde baltaladı.

Bir kere Avrupa’daki sosyal demokratların tarihsel öyküsünden, tümüyle ayrı bir yol izleyen CHP’nin henüz yeni yeni sosyal demokratlaşmaya başladığı günlerde, 12 Eylül gibi, toplumsal yaşamın tüm alanlardaki özgürlükleri daraltan anlayışı, mevcut sosyal demokrat bilinç ve tarihi birikime büyük darbe vurmuştu. Ecevit’in ayrı bir sol çizgiyi gündeme getirmesi de süreci pekiştirdi.

Ecevit, çeşitli açılardan eleştirilebilir. Ancak, DSP süreci için gündeme getirdiği gerekçeleri dikkate almak gerekiyordu.

Ecevit, solculuğu Türkiye koşullarına uydurmaya çalışıyordu. Çünkü ona göre, Cumhuriyet devrimleri ve ardından sosyal demokrat fikri yapısı tümüyle modernitenin ürünüydü. Halbuki Türkiye Müslüman bir ülkeydi ve bu duyarlılıklar dikkate alınarak bir sol program ve söylem oluşturulmalıydı.

İnançlara saygılı laiklik anlayışı böyle ortaya çıktı. Ecevit, Cumhuriyet devrimlerinin uygulaması sırasında, her devrim sürecinde olduğu gibi bazı aşırılıklar yapıldığını ima ediyor ve mevcut laiklik anlayışını yumuşatmak istiyordu.

Bu bağlamda CHP’nin ideolojik konumlanışından epeyce kopmuştu ki bu sivil sosyal demokrat düşünce yapısına daha uygundu.

Ancak, DSP dışındaki diğer sosyal demokratlar Ecevit’in başlattığı bu yeni açılım sürecini hiç dikkate almadılar.

Başka bir tarihi aşamada Deniz Baykal, başka söylemlerle, aslında Ecevit’in arayışına destek olmak anlamına gelen Anadolu solu tartışmasını gündeme getirmişti.

İnançlara saygılı laiklik ile Anadolu solu arayışı aynı akıl yürütme ve aynı gerekçeyle tasavvur edilmişti; yani, Müslüman bir ülkede modernitenin ürünü olan sosyal demokrat çizgide iktidar olabilmenin yolu, inançlara, Anadolu değerlerine saygılı olmaktan geçmeliydi.

Ancak, laik-anti laik gerginliği nedeniyle ne Ecevit’in, ne de Baykal’ın yeni çizgileri üzerinde tartışmalar yapılamadı ve sosyal demokrat fikri - ideolojik yenileşme kesintiye uğradı.
Öte yandan Kürt sorununun başından bu yana sosyal demokrat yenileşme sürecini olumsuz etkilediğini belirtmek gerekiyor.

Sosyal demokrasi, devlete karşı uzun yıllar mücadele ederek bu aşamaya geldi. CHP ise, tam tersi bir tarihsel oluşum sürecine sahip. Devleti kurdu ve daha sonra devletten uzaklaşıp, sosyal demokrasiye evrimleşmeye başladı. Kabul etmek gerekiyor ki, CHP’nin sosyal demokratlaşma süreci kolay değildir. Sık sık devletçi refleksin ortaya çıkmasının nedeni budur.

Ayrıca, şeriat-laiklik mücadelesi ile Kürt sorununun çözümlenmemiş olması da CHP ve diğer sol partilerdeki devletçi refleksleri diri tutuyor. Bu ise sosyal demokrat toplum projelerinin üretilmesini engelliyor.


7.Çin; Komünist-sosyal demokrat sentez mi?



Ulaşım, iletişim ve üretim teknolojisindeki değişim, toplumsal yapıları sessiz ve derinden değiştirmeye başladı. Esnek üretim modeli denilen bu yeni süreç, bir yandan rekabetçi piyasa talep ediyor, diğer yandan da, kol emeğinden beyin emeğine geçişi sağlıyordu.

1980’li yıllarda Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamında, büyük kömür madenleri başta olmak üzere birçok işletmenin kapanmasının nedeni bu gelişmedir.

Aynı yıllarda yeni bir özelleştirme dalgası ile ekonomilerin bütünleşmesi ve yeni küreselleşme dalgası da başladı.

Yeni sürecin değişim dinamiklerini, yeni söylemlerle ortaya çıkan muhafazakâr ve liberal partiler kavradı; ama sosyal demokratlar anlamakta zorlandılar.

Yaklaşık 15 yıl boyunca, hemen hiçbir Avrupa ülkesinde sosyal demokratların iktidar olamamasının nedeni de budur.

Aynı yıllarda, Türkiye’deki askeri yönetim bir süre Özal’la çalışmış, ama Özal’ın dışa açılma ya da ihracata dayalı kalkınma modeli olarak somutlaştırdığı, aslında küreselleşme sürecinin, bu yeni aşamasının ruhuna denk düşen ekonomik programı, askeri yönetimi destekleyen sermaye grupları tarafından engellendi; bu nedenle Özal istifa ettirildi.

Ancak Özal, 1983 seçimlerinde tek başına iktidar oldu. O günden sonra Türkiye’nin kalkınma paradigmaları tümüyle değişti.

Özal uyguladığı ekonomik programa transformasyon, yani değişim ve dönüşüm diyordu.

Gerçekten de geleneksel kalkınma modeli terk edilip, kapitalist sistemle bütünleşme için radikal reformlar yapılmıştı.

Tam o günlerde Türk sosyal demokratları, korumacılığa dayanan geleneksel politikalarını savundular ve yeni dönemin ruhuna ilişkin tartışmaları gündemlerine bile almadılar.

Özal reformlarıyla Türkiye dünya ile bütünleşiyordu ama sosyal demokratlar, eski dönemin kavramları, söylemleri ve siyaset tarzı ile hareket ediyorlardı.

Sosyal demokratların İnönü’lü yılları, tıpkı Avrupalı sosyal demokratlar gibi yeni liberalizme karşı alternatif üretememekle geçti.

Ayrıca, bu yıllarda CHP damarından gelenlerle CHP’nin solundan gelen ve kendilerini Marksist - Leninist olarak tanımlayanlar, aynı parti içinde siyaset yapmaya başlamışlardı.

CHP’nin devrimci geleneği ile CHP dışındaki devrimci sol, devrimci söylemlerini bırakmadan, kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlamaya başlamışlardı.

Tam da şimdi buraya kadar okuduğunuz sosyal demokrasinin tarihsel öyküsünü hatırlayın ve Türk sosyal demokratlarını oluşturan kaynakları değerlendirin.

Halbuki sosyal demokrasi 100 yıl önce devrimci yol ve yönetmelerle, kısacası devrimci praksisle tüm ilişkilerini kesmiş ve reformculuğu kimlik olarak benimsemişti.

Türkiye’de sosyal demokratlar, devrimci ve reformcu tartışmasını yapmadılar, yapamadılar; tarihsel şartlar buna izin vermedi. Türk sosyal demokratlarının şimdi bile reformculuğu küçümsemesinin nedeni budur.

İşte bu tarihi genetik, sosyal demokratların özgürlükçülük ve demokratlık konusunda tutarlılık göstermelerini frenlemektedir.

Tarihimizin bugünkü aşamasında, dün yok sayılan çeşitli kimlikler varlık göstermeye başladı. Alevilik, Kürtlük ve çeşitli dinsel tarikatların çeşitli yol, yöntem ve sembollerle kendilerini ifade etmelerinin nedeni budur.

İnsan merkezli sosyal demokrat toplum projesi, bütün bu aşırılıkların panzehiridir.

Ancak, sosyal demokratlar uzun uzun anlattığım, tarihsel oluşumun sağladığı olumsuzluklar nedeniyle, ülkemizin içinde geçtiği bugünkü aşamada, sosyal demokrat ideolojinin bütünleştirici karakterini öne çıkaramamışlardır.

Zaman zaman bu fırsatı yakalasalar da, örneğin Kürtler ve İslamcıların acelecilikleri ya da provokasyonları nedeniyle gelişme sağlayamamışlardır.

1991 yılında SHP listesinden seçilen DEP’lilerin Kürtçe yemin etmeleriyle, 1999 yılında Merve Kavakçı’nın meclise türbanla girmesinin yarattığı toplumsal-travmatik altüst oluşu ve o büyük provokasyonları hatırlayın.

Sonuç yerine; 20. yüzyılın başında sosyal demokrat hareket tek çatı altındaydı. Karl Marks’ın sosyalizmin teorisini gündeme getirdi; sosyalizme geçiş süreci ve yöntemine ilişkin olarak çok fazla şey yazmamıştı.

Sosyalist topluma geçiş konusunda Marks’ı devrimci temelde yorumlayan ve toplumsal gelişmeyi iradecilikle normal seyrinden koparmak isteyen Leninizm ile bugünkü sosyal demokrasinin önderleri arasında derin tartışmalar yaşandı.

Lenin, devrimci altüst oluş ve devrimden sonra, iktidardan düşen sınıflara karşı baskı rejimini savunurken, sosyal demokratlar, demokratik düzen içinde evrimci yoldan ve reformlarla sosyalizme geçileceğini savundular. Ve işte bu nedenle dünya sosyalist hareketi, sosyal demokrat partiler ve komünist partiler şeklinde ikiye bölündüler. Devrimci sosyalizmin başını çeken Lenin’in Rus devrimini yapan partisinin adı da Rus sosyal demokrat işçi partisiydi.

1989 yılından sonra, Leninist sosyalizm modeline uygun olarak kurulan reel sosyalizm çöktü. Böylece sosyal demokrasi Leninizm karşısında tarihsel olarak haklılığını kanıtladı.

Sosyal demokratlar Marksizmi, kendilerine ideolojik kök olarak alırlar. Ancak değişen koşullarda Marks olsaydı böyle yapardı, akıl yürütmesiyle, yeni yeni politikalar geliştirdiler. Çünkü onlara göre Marksizm dogma değil, yaratıcı düşünce sistematiğiydi. Ve bugün gelinen nokta, piyasa ekonomisinin tüm olumlu yönleri ile sosyalizmin olumlu yönlerinin birileştirilmesi, yani liberal-sosyal sentezdir.

Avrupa’da arka arkaya iktidara gelen sosyal demokrat partilerin temel yaklaşımları, ideolojik argümanları budur. Ayrıca, Avrupa’nın her türlü dinsel-etnik çatışmalardan sıyrılmış olarak birleşmiş olması ya da birleşmeye doğru yürüyüşü, sosyal demokrasinin insan odaklı toplumsal gelişme projesinin ürünüdür.

Çin bütün bu gelişmelerden farklı olarak yepyeni bir model ortaya çıkarıyor. Çin’de üst yapı olarak tipik Leninizm'in tekçi anlayışı, yani komünist partinin tartışmasız tekil iktidarı; ancak ekonomik politikada, tipik bir sosyal demokrat anlayış olan mülkiyet çoğulculuğu benimsenmiştir. Kuşkusuz buradaki mülkiyet çoğulculuğunu, yabancı sermaye bağlamında anlamak gerekiyor.
 20 yüzyılın başında solun bölünmesinin en temel argümanı olan devlet mülkiyeti ve özel mülkiyet tercihi, Çin’in bugünkü aşamasında, çatışma ve ayrışma noktası olarak değil, tersine yeni bir sentezi ortaya çıkarmıştır.

Kim bilir, belki de buna Leninizm ile Lenin’in döneklik olarak yorumladığı, sosyal demokrat yaklaşımın sentezi de demek gerekir.

Ya da şöyle ifade edersek yanlış olmaz diye düşünüyorum: 20. yüzyılın başındaki, siyasette komünist tekelcilikle, ekonomide sosyal demokrat çoğulculuk ayrışması, yine 20. yüzyılın sonunda, Çin modeli olarak, yeni bir sentezle  karşımıza çıkmıştır.
Not: Bu yazı 2006 yılında ufukturu.net’te yazı dizisi olarak yayınlandı..


  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter

şeyh el hasibi - 21.7.2012 16:55:00
güzel bir yazı yalnız sovyet sosyalizmini 1953 ten sonrasını deil de.... 1953 ten öncesini almanızı tavsiye ederim çünkü 1953 ten sonrası komploların başladıgı yıldır 1953 ten sonrasısını alıp sosyalizim şöyledir böyledir demek makalenizi tutarsızlaştırır...
Kadri ÖZCAN . - 31.8.2011 20:40:00
Mirza bey öğrenmek istediğim bir konu var lütfen beni aydınlatın.TÜRKİYE CUMHURİYETİ,nde CHP den başka partimi var idiki: konuşmalar yazılanlar sanki başka bir parti varımışta yapılan işleri yalnız chp yapmış gibi kaleme alınıyor bunu bir türlü anlayamadım gitti.sevgiyle kalın.
sercanyaman - 21.5.2011 11:26:00
Üstat çok iyi yazmışsın.. Hakikaten aydınlandım.. yıllardır kenidem sosyal demokraım derim ama böylesine bir tarihsel geçmişin farknıda değildim.. tebrik ederim ve ayrıca teşekkürler.. ellerine sağlık
yavuz gök - 26.3.2011 18:05:00
sabırla okudum.. harika bir yazı. sosyal demokrasi konusunda müthiş aydınlandım.. tebri ederim ve ayrıca teşekkürler